Ne kadar baygın kaldığımı hatırlamıyorum. Bilincimi henüz kazanmıştım ki şiddetli bir korna sesiyle irkildim. Karanlığa alışan gözlerim kırmızı ışıkla karşılaşınca tekrar kapandı. Hareket edemiyordum. Korna sesleri katastrofik bir senfoniye dönüşüp sol kulağımı zorlamaya başladı. Refleksif olarak soluma baktım. İşlek bir caddenin tam ortasında yatıyor ve sonsuza uzanan araba ışıkları tarafından tacize uğruyordum. Güçlükle doğrulup ayağa kalktım. İlk önce ayaklarımın çıplak olduğunu, daha sonra uzun, bembeyaz bir kıyafet giydiğimi fark ettim. Bu sefer kafam cidden karışmıştı. Çünkü bu kesinlikle benim tarzım değildi. İyice afallamış bir şekilde yolun ortasında eylemsiz bir şekilde duruyordum. Öndeki sabırsız sürücülerden biri atağa kalkacaktı ki imdadıma yeşil ışık yetişti.
Az önceki tek başınalığımın nöbetini kalabalıklar arasında sıkışmış bir yalnızlık devraldı. Kaçacak bir yerim yoktu. Etrafım aceleyle hareket eden bir koyun sürüsü tarafından sarıldı. İnsanların küçümseyici bakışlarına daha fazla dayanamadım ve sürüye dahil oldum. Tepedeki güneş, ışığa adapte olamamış gözlerime nispet yaparcasına parlıyordu. Kafamı öne eğdim ve yarı kör bir halde yürümeye devam ettim. Kalabalığın oluşturduğu karanlık bilincimi kazandığımdan beri başıma gelen tek olumlu şeydi. Karanlık yerini yavaş yavaş ışığa bırakmaya başladığında cesaretimi toplayıp kafamı kaldırdım ve cesaret yeminim gördüklerim karşısında paramparça oldu. Evimden binlerce kilometre uzakta, Times Square'de, New York'un belki de en ikonik yerindeydim.
Ağzım açık bir şekilde billboard ekranlarına bakıyor ve buraya nasıl geldiğimi çözmeye çalışıyordum. Zurich'in banliyosünde yaşayan işsiz bir adamın uçak bileti bile alacak parası yokken kendini New York'da bulması her gün rastlanan bir şey değildi. Billboardlar bana bir şeyler anlatmak istiyordu ama algılarım beynimi terketmiş durumdaydı. Zaten aptal bir tavşan kostümü giyen biri bana ne anlatabilirdi ki...
Meydandaki kayıtsız bekleyişim iki polisin beni sarsmasıyla son buldu. İlk önce burada ne yaptığımı sordular. Bu sorunun cevabını aramakla meşgul olduğumu söyledim. Kimliğimi çıkarmamı istediklerine elim istemsiz bir şekilde cebime gitti ama olması gereken yerde ne cebim ne de kendi kıyafetlerim vardı. Uzun, siyah sakallarım ve üstümdeki Arap kandurasını andıran kıyafet her şeyi anlatıyor gibiydi. Tutuklanırken polisler de her şeyi anlatıyor, prosedür gereği sessiz kalma hakkına sahip olduğumu falan geveliyorlardı.
New York Polis Departmanı'na geniş bir holden giriş yaptık. Sağlı sollu dizilmiş ofis masalarını ortadan yaran uzun bir koridordan yürümeye başladık. Masalardaki memurların menziline girdikçe hepsi birer birer duraksıyor, anlamsız bakışlar fırlatıp işlerine geri dönüyorlardı. Bu Meksika dalgasının sonuna geldiğimizde dar bir koridora sapıp yürümeye devam ettik. Daha sonra izlediğim filmlerden aşina olduğum, bir tarafı çift taraflı ayna ile kaplı sorgu odasına girdik. Beni tek başıma bırakıp odadan çıktılar. Ne kadar beklediğimi hatırlamıyorum fakat o gün ilk defa kendimi güvende hissetmiştim. Nihayet algımı zorlayan görüntülerden uzakta, soluk gri duvarların arasında kendimle baş başaydım.
İlk önce bu yaşadıklarımın bir rüya olduğunu, bir süre sonra Zurich'teki evimde uyanacağımı düşündüm. Fakat bir rüyaya göre fazla realist bir gün geçiriyordum. O gün istediğim hiçbir şeyin yolunda gitmediğini fark edince acı gerçeği, yani bunun bir rüya olmadığını anladım. Aklımdaki fotoğrafları birleştirmeye çalıştım. Bu sabah erken kalkmış ve uzun bir kahvaltı yaptıktan sonra dünün gazetesini açıp iş ilanlarını taramaya başlamıştım. Daha sonra evden çıktığımı hatırlıyordum fakat gerisi bir türlü gelmiyordu.
Düşüncelerin arasında kaybolmuş, yolumu ararken kapının açıldığını fark etmemişim. Karşımda iyi tıraşlı, orta yaşlı bir polis amiri duruyordu. İlk önce beni biraz sürdü, daha sonra kendisini tanıtarak karşıma oturdu. Nerden geldiğimi ve burada ne amaçla bulunduğumu sordu. Amaç sorusuna verebilecek bir cevabım yoktu fakat hatırlayabildiğim kadarıyla her şeyi anlattım. Kafası oldukça karışmıştı. Çünkü ne aksanım bir Ortadoğuluya, ne de görüntüm bir İsviçreliye benziyordu.
Cebinden antenli bir telefon çıkarıp birkaç yeri aradı. Tarihe karışmış bu telefonu görünce ilk bi' afalladım, kriptolu bir telefon olduğunu düşündüm. Daha sonra dayanamayıp neden bu eski telefonu kullandığını sordum. Dalga geçtiğimi düşünüp kaşlarını çattı. Bunun 2001 model bir Panasonic olduğunu ve yeni aldığını söyledi. Dalga geçtiğini düşünme sırası bana gelmişti. Hangi tarihte olduğumuzu sorduğumda arkasına yaslandı ve kesin bir ifadeyle " 6 Eylül 2001 " dedi.
Göz kapaklarım ardına kadar açılmıştı. Zaman durdu, ben durdum, her şey durdu. Eğer bu bir rüyaysa o an uyanmam gerekirdi, çünkü bundan daha büyük bir şok olamazdı. Çalan telefonuna cevap vermek için dışarı çıktığında soluk gri odada yine tek başımaydım fakat bu sefer duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Bilinçaltımın kapısında dayandım ve yumruklamaya başladım fakat elime kanayan yaralardan başka bir şey geçmedi. Ben de New York'a nasıl geldiğimi hatırlamaktan vazgeçtim. Zaten asıl problem mekanda değil zamandaydı.
Polis amirine zerre güvenmiyordum. Onda şüphe uyandırdığım kesindi. Son zamanlarda başına gelen en absürt şey ben olmalıydım. Konuşmamı sağlamak için benimle akıl oyunları oynuyor olabilirdi. Odaya dönmeden önce bu problemi çözüme kavuşturmalıydım. Çünkü ben şoka uğradığımda suratında tuhaf bir hoşnutluk sezmiştim. İnsanları kolay etkileyebilen birine benzemiyordu. Altındaki memurların ona saygı göstermedikleri açıktı. Çünkü her şeyi prosedürüne uygun bir şekilde yapıyor, mükemmeli arıyor fakat bir türlü ona ulaşamıyordu. Fakat içten içe o kadar pısırık bir herifti ki yaptığı ve yaptırdığı işlerde hiçbir insiyatif almıyordu. Daima göğsü önde, omuzları geride hareket eden, sesini olduğundan daha kalın çıkarmaya çalışan, dışardan sert bir görünüm veren fakat içerden kaçacak delik arayan bir korkağın tekiydi. İçten içe bütün memurlar bunun farkındaydı ama adam her şeyi kitabına uygun yaptığı için arkasından herhangi bir söz söyletmiyordu. Memurları asıl rahatsız eden şey buydu. Çünkü o boğucu ofiste saatlerce emir altında çalışmak canlarını sıkıyordu. Tek eğlenceleri kahve molalarında iş arkadaşları hakkında dedikodu yapmaktı. Bir çocuğun elinden oyuncağını alırsanız ağlamaya başlar. İçindeki çocuğu monoton ofis hayatına kurban etmiş bir insanın elindeki oyuncağı alırsanız ağlamaz, ama içten içe size kin besler. Saygısını yitirmeye başlarsınız. Artık onun için hep aynı sesleri tekrar eden bozuk bir plaktan farkınız yoktur.
Evet, amiri yeterince iyi çözümlemiştim. Fakat yine de söylediği şey mantıklı gelmiyordu. Bir insan hiçbir uğraşı olmadan zamanda geriye gidemezdi. Hatta hayatını zaman makinesine harcamış deli bir bilim adamı bile zamanda geriye gidemezdi. Olayları imkansızlıklar içerisinde, gerçekçi bir bakış açısıyla çözümlemeye çalışıyordum. Daha kendimle bile çelişiyorken doğru yolu bulmak bir hayli zordu. Ben de hikayemin hatırlayabildiğim kısmına geri döndüm. Gözümün önüne Times Square'deki renkli billboard ekranından bana bakan aptal bir tavşan kostümü geldi. Anlatmak istediği şeyi biraz geç anlamıştım. Taşlar yerine oturmaya başladıkça içimde ironik bir huzursuzluk oluşmaya başladı. Çünkü akıl oyunu teorim çürümeye başlıyordu. Donnie Darko'yu 2001 yılında, ilk sevgilimle, Arthouse Alba Zürich'de izlemiştim. Kız arkadaşımın babası Arthouse Alba'da makinistlik yapıyordu. Ama o gün annesi hastanede olduğu için kızından makaraların başında beklemesini ve zamanı gelince değiştirmesini isteyip sinemayı terketmişti. Bense otopark kısmından kaçak girip makine odasının kapısına dayanmış Martha'ya sesleniyordum. İçerden mekanik sesler geldi ve Martha'nın rahatlamış bir şekilde nefes verdiğini duydum. Babasının makaraları değiştirişini defalarca izlemişti ama daha önce eli makaraya değmemişti. Makaraları bağlamayı başarınca kapıyı açtı ve yan yana oturup filmi izlemeye başladık. Cinsel bir amacım yoktu, sadece onla vakit geçirmeyi seviyordum. Onun karışık hayatına göre benimki oldukça sıradan ve sıkıcıydı. Hep kimsenin yaşamadığı bir hayatı yaşamak istemiştim. Ama bu dileğimin gerçekleşeceğini bilmiyordum. Burada, on altı yıl geride, NYPD binasında tıkılıp kalmıştım.
Sorguya gireli saatler olmuştu. Artık her şeyi salmış, ne olacaksa olsun diye düşünüyordum. Tyler, özgürlük bütün umudunu kaybetmektir dediğinde bu tabir kafama tam yerleşmemişti. Fakat o akşam dört duvar arasındaki en özgür insan bendim. Hafızasını kaybetmiş, hastaneden kaçan bir hasta olduğumu düşünmüşler fakat hiçbir hastaneden tarifime uyan biri firar etmediği için teorileri çürümüş ve evsiz bir deli olduğuma, bu kılık kıyafetimle toplumun işleyişine zarar vereceğime kanaat getirmişlerdi. Sorgunun sonuna yaklaşırken buradan bir akıl hastanesine sevk edileceğimi ve eklemek istediğim bir şeyin olup olmadığını sordular. Yaşadığım her neyse gittikçe bir kabusa dönüşüyordu. Akıl hastanelerin nasıl çalıştığını, hastaları kontrol altında tutabilmek için onlara yüksek dozlu sakinleştiriciler verdiklerini pek âlâ biliyordum. Bitkisel hayatın bir seviye altı olan bu yaşayış biçimine şiddetle karşı çıkıyordum fakat elim kolum bağlıydı, hiçbir şey yapamıyordum. Aklı yerinde birinin akıl hastanesine kapatılması işkencelerin en büyüğüydü. O an aklıma bir fikir geldi. Madem bok yoluna gidecektim, bari bir işe yaramalı, varoluşumdan bir iz bırakmalıydım. Düşündüğüm zaman 29 yaşıma kadar tüketmekten başka bir şey yapmamıştım ve dünya üzerindeki basit bir istatistikten başka bir şey değildim.
Bunları düşünürken sorusuna cevap veremedim. O da sesini yükselterek bir daha sordu:
" Eklemek istediğin bir şey var mı? "
" Evet. Birçok şey var. Size anlattığım her şeyi unutun. Ben, bir El Kaide militanıyım. Birleşik Devletler'e deniz yoluyla, kaçak bir şekilde girdim. Büyük bir terör eylemi planladık. Beş gün sonra, yani 11 Eylül 2001'de Dünya Ticaret Merkezi'ne benzeri görülmemiş bir saldırı düzenleyeceğiz. "
Şoka uğrayacağını düşünmüştüm ama yüzünde tek bir kıpırdama bile yoktu. Söylediklerimden sonra bir akıl hastası olduğuma tamamen inanmıştı. Ben de anlatmaya devam ettim. 11 Eylül konusunda yeterince belgesel izlemiştim. Detaylarıyla saldırıyı anlattıkça elleri titremeye başladı. Daha fazla dayanamayıp beni durdurdu ve not defterini çıkarıp bütün planı baştan anlatmamı istedi. Çeyrek saat boyunca anlattıklarımı not etti. Konuşmam bittiğinde acele tavırlarla beni dışarı çıkardı ve geçici olarak bir nezarethaneye gönderileceğimi ve geceyi orda geçireceğimi söyledi.
Bazı sözler yumruk darbelerinden daha şiddetlidir. Bir yumruk sizi bayıltabilir lakin kalktığınız zaman hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam edersiniz. Ama bazen öyle bir söz söylenir ki, bilinçaltınızda isyan baş gösterir. Nöronlarınız kızgın bir kalabalığa dönüşüp beyninizi işgal eder. Ve artık savaş başlamıştır. Söylenen her söz bir sorudur kafanızda, cevabı veremedikçe savaş bitmez.
Üç tarafı soluk gri duvar, yani yegane yoldaşım, bir tarafı da parmaklıklarla çevrilmiş bir hanedeydim. Rahatsız bir uykunun sonunda yorucu bir gün beni bekliyordu. Şüphesiz ki üzerime bundan daha yetkili köpekler salıp hafızama saldıracaklar ve işleri bittiğinde ağır cezalıların bulunduğu bir eyalet hapishanesine postalayıp benden kurtulacaklardı. O gece bunların hiçbiri umrumda değildi. Bana her acıyı çektirebilir, hayatımı çalabilirlerdi, ama düşüncelerimi asla. Pislik kokan hapishane koğuşlarını bembeyaz duvarlarla donatılmış, insan beynini kobay olarak kullanan tımarhanelere tercih ederdim. O yüzden kafam rahat bir şekilde, duvara gömülmüş uzun banka yatıp gözlerimi kapattım. Düşünmekten bitap düşen başım yaklaşan migren nöbetinin sinyallerini veriyordu. Bugünüm saçma, yarınım belirsizdi. En azından birkaç saat uyumalıydım.
En azından birkaç saat...