Sunday, December 31, 2017

Bitmeyen Arayış 2


         Dördüncü votka şişesi de bitmiş ve ayyaşların artık konuşmaya bile halleri kalmamıştı. Aynı masada oturuyor fakat ayrı dünyalarda geziyorlardı. Ben de mesaimin bitmesine çeyrek kala rahatlamış, cin toniğimi hazırlıyordum. Bardağı ağzına kadar buzla doldurdum ve cini yavaş yavaş buzların üzerinde gezdirmeye başladım. Kurumuş buzların çatırdaması bana büyük haz veriyordu. Bir oda dolusu buza hortum tutsam nirvanaya ulaşabilirmiş gibi hissediyordum. Mesai sonrası içilen alkolün verdiği keyfi betimleyemem, ama bunu sorgulayan biri olursa onu on iki saat ayakta bekletip daha sonra dünyanın en boktan viskisini versem beni bunun yetmiş yıllık bir Johnie Walker olduğuna inandırmaya çalışabilir.


          Cinden büyük bir yudum alıp boğazımdaki örümcek ağlarını temizledim. Hemen arayı açmadan bir sigara yaktım. Ayyaşlar uyku moduna geçtiği için rahatlamıştım. Zaten Smirnoff'ların hepsi bitmiş, elimde sadece üçüncü sınıf vodkalardan kalmıştı. On iki saatlik bir mesai hali hazırda huzursuz olan bir varlığı kolayca devrim yapmaya itebilirdi. Öyle de oldu. Belim artık bağımsızlığını ilan etmiş ve gerilla savaşına başlamıştı. Barın içindeki tabureye oturup arkama yaslandım ve gözlerimi kapadım. Ayyaşların sesi çıkmıyordu. Mekanda konuşan tek kişi Jim Morrison'dı ve şansıma en sevdiğim şarkıları olan Riders on the Storm'u söylüyordu. Gözlerim kapalıydı fakat o karanlığın içinde belirli belirsiz şekiller görüyordum. Pekâlâ bunun gözümdeki sinir hücrelerinin hareketi olduğunu biliyordum ama o gün hiç realist modumda değildim. Bu bok çukurundan çok sıkılmıştım ve her şeyi siktir edip gidesim vardı. Gözlerimi açmadan bardağı fondip yaptım ve gerçek dünyadan uzaklaşıp gördüğüm şekilleri kafamdaki karanlık odada dekore etmeye başladım. Ama hâlâ gerçek dünyadan kopamamış bir halde, dekore ettiğim eşyaları yerçekimi yasalarına göre yerleştiriyordum. Sıkıntım artınca bütün eşyaları birleştirip kumdan bir kale yaptım ve sağlam bir tekmeyle yerle bir ettim. Karanlık odam havaya eşit şekilde dağılmış kum taneleriyle doldu. Hiçbir zaman dört duvar insanı olamamış, bulunduğum haneleri benimseyememiştim. Benim için duvar kavramı mülkiyetin koruyucusu değil, yıkılması gereken engellerdi. Bunları düşünürken yükseldiğimi hissettim. Daha sonra kendimi yukardan gördüm. Bar kısmında yalnız oturan, arkasındaki bira dolabına yaslanmış, koyu yeşil oduncu gömleği ve içindeki soluk beyaz tişörtüyle İrlanda'ya selam çakan, otuz yaşına bir gün kalmış, orada olan ama hiç oralı olmayan bir adam. Ama bu sahne yeterince tanıdıktı. Zaten her gün bu sahneyi yaşıyordum. Barın tavanını tek hamleyle geçip Moskova semalarında süzülmeye başladım. Manzara gerçekten çok iyiydi. Zaten oldum olası şehrin gecesini sevmişimdir. Gündüz vakti ortalıkta dolaşan suratı asık, yaşayan ölülerden oluşan o kalabalığın donuk bakışları ruhumun zaten az kalmış yaşama arzusuna ket vuruyordu. Elimde olsa bütün gezegenin üstüne simsiyah bir perde çekerdim fakat yirmi dört saat karanlık olunca karanlığın bir anlamı kalmaz, sıradan bir olguya dönüşürdü. Şehrin gecesinden aldığım büyük lokma midemi doldurmuştu ama açgözlülük yapıp yönümü yukarı çevirdim. Tepemdeki bulutların arkasında kozmos isimli sanatçının ustalık eseri yatıyordu. Biraz daha yükselince bulutların arasına girdim. Hayallerimde pamuk şekerinden bile yumuşak olan bulutların soğuk ve rüzgarlı olması beni epey şaşırttı. Sanki bulutlar ateşli bir tartışmaya tutulmuş da karşısındakine baskın gelmek için her yolu deniyormuş gibiydi. Baskın gelse de, gelmese de bu oyunun bir sonu vardı. Tartışmaları iyice zıvanadan çıktığında benliklerini yitirip yağmur olarak yeryüzüne yağacak ve gökteki kibirli davranışları yerin altında sönüp gidecekti. Bulunduğum duruma yeni adaptasyon sağlayabilmiştim fakat artık bulutların üzerindeydim. Ay ışığı tüm çıplaklığıyla vücuduma dokunuyordu. Eksiksiz, kusursuz bir dolunayla karşılaşmak istemiştim ama karşımda keskin uçlara sahip bir hilal vardı. Başta hayal kırıklığına uğradım, daha sonra karanlık tarafını net bir biçimde görebildiğimi farkettim. Şehirdeki ışık kirliliğinden dolayı net göremediğim ayın karanlık yüzünü de tüm detaylarıyla görmüş oldum. Bazen olaylar hayatınızda ufak çaplı bir kaos yaratır ve artık bakış açınız bulanıklaşmaya başlar. O bulanık manzarada karanlık yerleri iyi seçemezsiniz. Olayın tüm ayrıntılarını, olumlu ve olumsuz yönlerini, karanlık ve aydınlık taraflarını, yani gerçeği görebilmek için baya bir uzağa gitmeniz gerekir. 





Yeterince uzaklaştığımı biliyordum ama çevremdeki gezegenlerin ve karşımdaki Samanyolu'nun çekim kuvveti evime geri dönmemi engelliyordu. Uzayın derinliklerinden Riders on the Storm'un klavye solosu işitiliyordu. Sanki tanrı varmış da, uzaklardan bir yerden ruhani bir solo atıyormuş gibiydi. Gün içinde anlamsız işleri tekrar ederken bazen dalıp gider, yaptığımız işlerin manasını sorgular ve nereye gittiğimizi, kim olduğumuzu merak ederiz. Başta ilgi çekici gelen bu sorular, içinden çıkılamayınca varoluşsal kriz adını alır. Bu kriz genelde uzun sürmez çünkü illa ki dikkatimiz dış etkenler tarafından dağıtılır. Bu düşünceleri sonraya erteleyip ertesi güne kadar hiçbir şey hatırlamayız. Anca onu düşünmeye devam ettiğimiz sırada hatırlar, fakat hala ilerleme olmadığını görünce dikkatimizi dağıtacak bir dış etmen ararız. Bu bir kısır döngüdür ve insan kendi içine yolculuk yapmadıkça aradığı cevabı bulamaz. Tatil deyince insanların gözünde hep deniz, kum, güneş canlanır. Fakat tatil, insanın kendini dış dünyadan soyutlayıp, içine doğru uzun bir seyahat yapmasıdır.



Sonsuza uzanan yıldızların karşısına uzanıp gözlerimi kapattım ve cevabı aramak için yolculuğa başladım. İlk önce tanrı olgusunu sorgulamaya başladım.



Tanrı mı insanı yaratmıştı? Yoksa insan mı tanrıyı yaratmıştı?



İnsanlığın dünyada bulunması yüce bir amaca mı hizmet ediyor? Yoksa tesadüfen oluşmuş, kainat için toz zerresi kadar önemi olmayan varlıklar mıyız?



Öldükten sonra ne olacak? Bilime göre her şeyin bir sonu var ve evren de yok olup gidecek. Peki her şey yok olacaksa bu kadar uğraşmanın ne anlamı var?



Bu sorgunun meditasyon havasında geçmesi gerekiyordu fakat başıma keskin bir ağrı saplanmıştı. Soruların ağırlığı altında eziliyordum ve işin kötü kısmı, ağırlığımı azaltacak hiçbir varlık göremiyordum. Dikkatimi dağıtacak bir şeyler aradım. Bir akıllı telefon, ya da bir gişe filmi, ufak bir televizyon bile işimi görürdü. Fakat elimde sadece Güneş, Ay, gezegen ve yıldızlar vardı. Çok sıkıcı değil mi, tek istediğim aptal bir televizyona bakıp yalanlarla uyutulmaktı ama bütün gerçek, bütün kainat önümde uzanıyordu.



Derken telefon çaldı ve ışıkla yarışabilecek bir hızla dünyaya geri döndüm. Çalan benim telefonum değildi. Barın diğer tarafındaki, daha önce hiç kullanıldığını görmediğim eski, ankesörlü bir telefondu. Yerimden doğruldum ve şüpheli adımlarla telefona yaklaşmaya başladım. Önünde durup kolumu yavaş yavaş kaldırıyordum fakat bi türlü cesaretimi toplayamıyordum. Arkadan gelen Rusça küfürler tarafından motive edildim ve tek hamleyle telefonu açtım.


"Uzaydaki gezintin bittiyse seninle görüşmek istiyorum."

"Pardon, siz kimsiniz?"

"Altı saat sonra. Galata Kulesi'nin tepesinde."