Sunday, December 31, 2017

Bitmeyen Arayış 2


         Dördüncü votka şişesi de bitmiş ve ayyaşların artık konuşmaya bile halleri kalmamıştı. Aynı masada oturuyor fakat ayrı dünyalarda geziyorlardı. Ben de mesaimin bitmesine çeyrek kala rahatlamış, cin toniğimi hazırlıyordum. Bardağı ağzına kadar buzla doldurdum ve cini yavaş yavaş buzların üzerinde gezdirmeye başladım. Kurumuş buzların çatırdaması bana büyük haz veriyordu. Bir oda dolusu buza hortum tutsam nirvanaya ulaşabilirmiş gibi hissediyordum. Mesai sonrası içilen alkolün verdiği keyfi betimleyemem, ama bunu sorgulayan biri olursa onu on iki saat ayakta bekletip daha sonra dünyanın en boktan viskisini versem beni bunun yetmiş yıllık bir Johnie Walker olduğuna inandırmaya çalışabilir.


          Cinden büyük bir yudum alıp boğazımdaki örümcek ağlarını temizledim. Hemen arayı açmadan bir sigara yaktım. Ayyaşlar uyku moduna geçtiği için rahatlamıştım. Zaten Smirnoff'ların hepsi bitmiş, elimde sadece üçüncü sınıf vodkalardan kalmıştı. On iki saatlik bir mesai hali hazırda huzursuz olan bir varlığı kolayca devrim yapmaya itebilirdi. Öyle de oldu. Belim artık bağımsızlığını ilan etmiş ve gerilla savaşına başlamıştı. Barın içindeki tabureye oturup arkama yaslandım ve gözlerimi kapadım. Ayyaşların sesi çıkmıyordu. Mekanda konuşan tek kişi Jim Morrison'dı ve şansıma en sevdiğim şarkıları olan Riders on the Storm'u söylüyordu. Gözlerim kapalıydı fakat o karanlığın içinde belirli belirsiz şekiller görüyordum. Pekâlâ bunun gözümdeki sinir hücrelerinin hareketi olduğunu biliyordum ama o gün hiç realist modumda değildim. Bu bok çukurundan çok sıkılmıştım ve her şeyi siktir edip gidesim vardı. Gözlerimi açmadan bardağı fondip yaptım ve gerçek dünyadan uzaklaşıp gördüğüm şekilleri kafamdaki karanlık odada dekore etmeye başladım. Ama hâlâ gerçek dünyadan kopamamış bir halde, dekore ettiğim eşyaları yerçekimi yasalarına göre yerleştiriyordum. Sıkıntım artınca bütün eşyaları birleştirip kumdan bir kale yaptım ve sağlam bir tekmeyle yerle bir ettim. Karanlık odam havaya eşit şekilde dağılmış kum taneleriyle doldu. Hiçbir zaman dört duvar insanı olamamış, bulunduğum haneleri benimseyememiştim. Benim için duvar kavramı mülkiyetin koruyucusu değil, yıkılması gereken engellerdi. Bunları düşünürken yükseldiğimi hissettim. Daha sonra kendimi yukardan gördüm. Bar kısmında yalnız oturan, arkasındaki bira dolabına yaslanmış, koyu yeşil oduncu gömleği ve içindeki soluk beyaz tişörtüyle İrlanda'ya selam çakan, otuz yaşına bir gün kalmış, orada olan ama hiç oralı olmayan bir adam. Ama bu sahne yeterince tanıdıktı. Zaten her gün bu sahneyi yaşıyordum. Barın tavanını tek hamleyle geçip Moskova semalarında süzülmeye başladım. Manzara gerçekten çok iyiydi. Zaten oldum olası şehrin gecesini sevmişimdir. Gündüz vakti ortalıkta dolaşan suratı asık, yaşayan ölülerden oluşan o kalabalığın donuk bakışları ruhumun zaten az kalmış yaşama arzusuna ket vuruyordu. Elimde olsa bütün gezegenin üstüne simsiyah bir perde çekerdim fakat yirmi dört saat karanlık olunca karanlığın bir anlamı kalmaz, sıradan bir olguya dönüşürdü. Şehrin gecesinden aldığım büyük lokma midemi doldurmuştu ama açgözlülük yapıp yönümü yukarı çevirdim. Tepemdeki bulutların arkasında kozmos isimli sanatçının ustalık eseri yatıyordu. Biraz daha yükselince bulutların arasına girdim. Hayallerimde pamuk şekerinden bile yumuşak olan bulutların soğuk ve rüzgarlı olması beni epey şaşırttı. Sanki bulutlar ateşli bir tartışmaya tutulmuş da karşısındakine baskın gelmek için her yolu deniyormuş gibiydi. Baskın gelse de, gelmese de bu oyunun bir sonu vardı. Tartışmaları iyice zıvanadan çıktığında benliklerini yitirip yağmur olarak yeryüzüne yağacak ve gökteki kibirli davranışları yerin altında sönüp gidecekti. Bulunduğum duruma yeni adaptasyon sağlayabilmiştim fakat artık bulutların üzerindeydim. Ay ışığı tüm çıplaklığıyla vücuduma dokunuyordu. Eksiksiz, kusursuz bir dolunayla karşılaşmak istemiştim ama karşımda keskin uçlara sahip bir hilal vardı. Başta hayal kırıklığına uğradım, daha sonra karanlık tarafını net bir biçimde görebildiğimi farkettim. Şehirdeki ışık kirliliğinden dolayı net göremediğim ayın karanlık yüzünü de tüm detaylarıyla görmüş oldum. Bazen olaylar hayatınızda ufak çaplı bir kaos yaratır ve artık bakış açınız bulanıklaşmaya başlar. O bulanık manzarada karanlık yerleri iyi seçemezsiniz. Olayın tüm ayrıntılarını, olumlu ve olumsuz yönlerini, karanlık ve aydınlık taraflarını, yani gerçeği görebilmek için baya bir uzağa gitmeniz gerekir. 





Yeterince uzaklaştığımı biliyordum ama çevremdeki gezegenlerin ve karşımdaki Samanyolu'nun çekim kuvveti evime geri dönmemi engelliyordu. Uzayın derinliklerinden Riders on the Storm'un klavye solosu işitiliyordu. Sanki tanrı varmış da, uzaklardan bir yerden ruhani bir solo atıyormuş gibiydi. Gün içinde anlamsız işleri tekrar ederken bazen dalıp gider, yaptığımız işlerin manasını sorgular ve nereye gittiğimizi, kim olduğumuzu merak ederiz. Başta ilgi çekici gelen bu sorular, içinden çıkılamayınca varoluşsal kriz adını alır. Bu kriz genelde uzun sürmez çünkü illa ki dikkatimiz dış etkenler tarafından dağıtılır. Bu düşünceleri sonraya erteleyip ertesi güne kadar hiçbir şey hatırlamayız. Anca onu düşünmeye devam ettiğimiz sırada hatırlar, fakat hala ilerleme olmadığını görünce dikkatimizi dağıtacak bir dış etmen ararız. Bu bir kısır döngüdür ve insan kendi içine yolculuk yapmadıkça aradığı cevabı bulamaz. Tatil deyince insanların gözünde hep deniz, kum, güneş canlanır. Fakat tatil, insanın kendini dış dünyadan soyutlayıp, içine doğru uzun bir seyahat yapmasıdır.



Sonsuza uzanan yıldızların karşısına uzanıp gözlerimi kapattım ve cevabı aramak için yolculuğa başladım. İlk önce tanrı olgusunu sorgulamaya başladım.



Tanrı mı insanı yaratmıştı? Yoksa insan mı tanrıyı yaratmıştı?



İnsanlığın dünyada bulunması yüce bir amaca mı hizmet ediyor? Yoksa tesadüfen oluşmuş, kainat için toz zerresi kadar önemi olmayan varlıklar mıyız?



Öldükten sonra ne olacak? Bilime göre her şeyin bir sonu var ve evren de yok olup gidecek. Peki her şey yok olacaksa bu kadar uğraşmanın ne anlamı var?



Bu sorgunun meditasyon havasında geçmesi gerekiyordu fakat başıma keskin bir ağrı saplanmıştı. Soruların ağırlığı altında eziliyordum ve işin kötü kısmı, ağırlığımı azaltacak hiçbir varlık göremiyordum. Dikkatimi dağıtacak bir şeyler aradım. Bir akıllı telefon, ya da bir gişe filmi, ufak bir televizyon bile işimi görürdü. Fakat elimde sadece Güneş, Ay, gezegen ve yıldızlar vardı. Çok sıkıcı değil mi, tek istediğim aptal bir televizyona bakıp yalanlarla uyutulmaktı ama bütün gerçek, bütün kainat önümde uzanıyordu.



Derken telefon çaldı ve ışıkla yarışabilecek bir hızla dünyaya geri döndüm. Çalan benim telefonum değildi. Barın diğer tarafındaki, daha önce hiç kullanıldığını görmediğim eski, ankesörlü bir telefondu. Yerimden doğruldum ve şüpheli adımlarla telefona yaklaşmaya başladım. Önünde durup kolumu yavaş yavaş kaldırıyordum fakat bi türlü cesaretimi toplayamıyordum. Arkadan gelen Rusça küfürler tarafından motive edildim ve tek hamleyle telefonu açtım.


"Uzaydaki gezintin bittiyse seninle görüşmek istiyorum."

"Pardon, siz kimsiniz?"

"Altı saat sonra. Galata Kulesi'nin tepesinde."













Sunday, July 16, 2017

Zaman: İkinci Gün



Gözlerimi açtığımda dört yolun birleştiği geniş bir meydanın merkezinde sırtüstü yatıyordum. Asfaltla seviyeli bir ilişki yaşamış gibi görünen kıyafetim hafiften griye çalmaya başlamıştı. Hayvansal içgüdülerim devreye girdi ve istemsiz bir şekilde çevreye bakınmaya başladım. Fakat etrafta in cin top oynuyordu. Öyle ki, o devasa meydanda canlı olarak nitelendirebileceğim bir ben, bir de karşımdaki tabelanın üstünde duran yaşlı bir karga vardı. Bir süre kargayla bakıştık. Onun eylemsiz duruşu bana da yansımış, bilge tavırlarından ben de nem almıştım. Aniden uçup gittiğinde bakmak ile görmek arasındaki farkı daha iyi anladım. Konduğu tabeladaki cadde isimleri Almanca yazılmıştı. O an beynimin şalterleri teker teker açılmaya başladı. Artık New York'da değildim, fakat hiç şüphesiz ki Zurich'te de değildim. Çocukluğumu gömdüğüm sokakların bulunduğum yerle alakası yoktu. Başta tabelanın ana dilimde yazılmış olması beni mutlu etmişti. Fakat henüz cevaplayamadığım soruların üstüne yenileri eklenince, o anlık mutluluğum yaşlı karganın arkasından uçup gitti.

Hiç şüphe yok ki bu anlamsız bir rüyaydı ve biraz sonra soluk gri duvarlı nezarethanede uyanıp mevkisi yüksek dedektifler tarafından sorguya çekilecektim. Ama ortalıkta rüyalardaki o hızlı olay örgüsünden eser yoktu. Dört yolun merkezine oturup uyanmayı beklerken canım o kadar sıkılmıştı ki uyanmak için kuzu saymaya başladım. Artık ters giden zamana bir de ters giden kavramlar eklenmişti. Ama somut dünyada en ufak bir hareketlilik yoktu. Ben de uyanmaya çalışmaktan vazgeçtim ve ayağa kalkıp çıkarabildiğim en yüksek desibelde bağırmaya başladım. Bu ne bir sesimi duyurma çabası, ne de bir yardım çağrısıydı. Deliler gibi küfür etmeye, ağzıma ne gelirse söylemeye başladım. Bazen insanın avazı çıktığı kadar bağırası gelir. Fakat bu ihtiyaç her ne kadar basit gibi görünse de, rahat rahat giderilemez. İnsanın içerde ve dışarda olmak üzere iki farklı hayatı vardır. Dışarda bağıramaz çünkü etrafı insanlarla doludur, toplum etikleri önüne barikat kurar. İçerde bağıramaz çünkü evde bir başınayken ona iletişim konusunda hiçbir şekilde dönüş sağlayamayan cansız objelerin arasında anlamsız yakarışlar yapmanın zihniyle tutuştuğu savaşta onu mağlubiyete sürüklemesinden, pamuk ipliğine bağlıymış gibi görünen ama aslında demir kadar sağlam olan mental sağlığının bozulmasından korkar. 

Ben de bağırmak ve içimdeki nefreti kusmak için en uygun mekanı bulmuştum. Bu fırsatı kaçıramazdım. Sokaklar o kadar boştu ki duyduğum tek ses kendi sesimin yankısıydı. Bir süre yankılarla eğlendim, kendimle absürt diyaloglar kurdum. Tam eğlenmeye başlamışken yankıların şiddeti azalmaya başladı. Daha sonra asfalt ve demirin insanı ifrit eden paslı sesini işitir gibi oldum. Kulaklarımı iyice kavartıp sesin nerden geldiğini kestirmeye çalışıyordum fakat bir sonuca varamadan karşımdaki caddeden elleri balyoz ve çekiçlerle dolu bir grubun hızlıca bana geldiğini gördüm. Başta çok tereddüt etmedim. Ellerindeki o ağır aletlerle beni yakalamalarının imkanı yoktu. Kaçacak üç yolum daha olduğunu düşünüp iki yüz yetmiş derecelik bir açıyla döndüğümde dört yolun her tarafından aynı grubun artçıları tarafından kuşatıldığımı farkettim.

Kaçacak bir yer, yapacak bir şey yoktu. Dizlerimin üzerine çöküp linç edilmeyi bekledim. Gözlerim korkudan yere çakılmış, yukarı bakmayı reddediyordu. İri yarı bir gölge elindeki balyozla beraber kalabalıktan sıyrılıp yanıma yaklaşırken ben, bir insanın düşebileceği en rezil pozisyonda çaresiz bir şekilde af diliyordum. Suçsuz olmasına rağmen dar ağacına gönderilen idam mahkumlarıyla empati kurabiliyordum. Kaçınılmaz sona doğru ilerlerken ölüm ve yaşam anlamını yitiriyordu. Gölge iyice yaklaştı ve önümde durdu. Benim sefil sözlerime karşılık ağzından tek bir kelime çıkmamıştı. Ben de kaderime boyun eğmiş bir vaziyette ellerimi yere sabitledim ve kafamı öne doğru uzattım. Tek dileğim sağlam bir darbeyle, acısız bir şekilde ölmekti.

Zaman durmuş, her şey durmuş ve ben kapkara bir odada tanrıyla başbaşa kalmıştım. Odanın karanlık olması önemsizdi. Çünkü ışık sadece somut varlıkları aydınlatır. Olmayan bir şeye ışık tutamazsınız. Ama oradaydı, karşımda. Ya da ben öleceğimi anladığım için çocukluk yıllarımdan fırlayıp gelen nevrotik bir kavramın karşımda durduğunu hayal ediyordum. Bir süre sessizlik oldu. İlk hareketi benden beklediğini hissettim. Af dileyeceğimi, ayaklarına kapanıp cennetin kapısını aralaması için ona yalvaracağımı sanmıştı ama bugün yeterince af dilemiş, yeteri kadar diz çökmüştüm. Artık ne ölümden, ne de sonrasından korkuyordum. Belki de nirvana dedikleri şey budur, ruhun özgürlüğü hiçbir şeyden korkmamaktan geçiyor olabilir. İlginç, genelde insanlar öleceklerini anladıklarında bir anda dindar kesilip tanrıyı kandırmaya çalışırlar. Tanrının ucuz, samimi olmayan bu davranışın farkında olduğunu bilirler, fakat onun şefaat sahibi olduğunu, her günahı affedebileceğini düşünür ve onunla anlamsız bir pazarlığa girişirler. Çelişkilerle dolu bu pazarlığın derinine çok girmeyip, suratlarına masumiyet maskesini geçirir ve sessiz bir şekilde yolun sonunu gözlerler. Bense öleceğimi anlamıştım ama onunla pazarlık etmeye çalışmadım. Aksine, nevrotik korkusuyla beraber kendisini aforoz ettim ve kısa süreli nirvanamın tadını çıkarmaya başladım. Artık ölmeye hazırdım. 

İri yarı gölge arkama geçti ve balyozu yere bırakıp derin bir nefes aldı. Belki de balyozunun kirletmeyi düşünmüyordur, hormonlu kollarını kullanarak tek hareketle boynumu kırabilir diye düşündüm. Fakat ters giden bir şeyler vardı. Beni omuzlarımdan kavrayıp ayağa kaldırdı ve balyozunu alıp bana uzattı. Kafam iyice karışmıştı. Uzattığı balyozu almakta tereddüt ediyordum. 

"Yoldaş!" diye girdi söze. "Bizimle misin, değil misin?" 

        Tabii ki onlarlaydım! İsteseler Gandhi'yi bile öldürebilirdim. İnsanın ne kadar bencil bir varlık olduğunu, gerekli şartlar oluşursa ne tarz kötülükler yapabileceğini o an anladım. Kendimden emin bir halde balyozu alarak sorusunu cevaplamış oldum. 

Elime balyozu tutuşturan liderleri olmalıydı. Kalabalığa dönüp bağırmaya, bir takım direktifler vermeye başladı. Kızıla çalan sakalı ve kollarındaki tribal dövmeleriyle Viking kahramanlarını andırıyordu. Keskin bakışlarını, sözlerindeki sert vurgularını ruhundaki kızgın ateşte eritip takipçilerinin yüreklerini dağlıyordu. "Tor Auf!" diye bağırıp konuşmasını bitirdi ve kalabalığı yardıktan sonra yavaş, fakat sağlam adımlarla koşmaya başladı. Nereye, ne amaçla gittiğini biliyor gibiydi. Biz de kolay olanı yapıp onu takip etmeye başladık. Toplulukta anlam veremediğim bir neşe hâli vardı. Bazıları koşarken şarkı söylüyor, diğerleri ise zafer nidaları atıyordu. Fakat henüz kazanılmış bir zafer yoktu. En azından benim için. 

Mola verdiğimizde ateşli bir konuşmaya tutuşan iki elemanın yanına oturdum ve onlarla yaptığım, bilinmeze doğru giden yolculuğum hakkında ipucu almaya çalıştım. Şehri ortadan yaran bir sınırdan ve hükümetin izlediği faşist politikalardan bahsediyorlardı. Dayanamayıp ne sınırından bahsettiklerini sordum. O ana kadar varlığımı farketmemiş olan elemanlar bana dönüp üzerimdekileri süzdüler ve beni görmezden gelip konuşmaya devam ettiler. Garip aksanım ve bir akıl hastasını andıran kıyafetlerim kafalarını karıştırmış olmalıydı. Bir süre saçmaladıktan sonra sustular ve artan merakına yenilen biri bana dönüp nereden geldiğimi ve neden bu komik kıyafeti giydiğimi sordu. Bir süre düşündüm. Verebileceğim tüm cevaplar, söyleyebileceğim tüm yalanlar, uydurabileceğim tüm hikayeler absürt kaçacaktı. Ben de şu son iki günden anlayabildiklerimi, yani olanı söylemeye karar verdim. Onlara New York'tan geldiğimi ve İsviçreli bir zaman yolcusu olduğumu söyledim. Kahkahalarını zar zor bastırıp gruptakilere döndüler ve söylediğim cümleyi tekrar etmeye başladılar. Bir süre sonra bütün grup gülmeye, alay etmeye başladı. Başta onlarla beraber ben de gülmüştüm ama grubun soytarısı haline geldiğimi farkedince sinirlerim bozulmuştu. Yerdeki balyozumu aldım ve hiçbir sese kulak vermeden yürümeye başladım. O kadar sinirliydim ki elimdeki balyoz hafiflemeye başladı. Elime Thor'un çekicini verseler, hiçbir güçlük çekmeden fizana kadar taşıyabilirdim. Önümdeki caddeyi geçerken karşı sıradaki mağazaları taramaya başladım. Çaprazımdaki Adidas mağazını gördükten sonra caddeyi hızlı bir şekilde geçtim. Kapısının kilitli olduğunu anladıktan sonra bir adım geriye attım ve balyozu omzuma koyup pozisyonumu ayarladım. Tek hamleyle keskin bir vuruş yapıp kilidi özgürlüğüne kavuşturdum. Kapıyı açtıktan sonra balyozu elimden fırlatıp şalterlerin yerini buldum. Bütün düğmeleri yukarı kaldırıp arkamı döndüm ve anarşinin kapitalizmi ayakları altına alışını zevkle izlemeye koyuldum. Ancak kıyamet sonrası senaryolarında gerçekleştirebileceğim hayalimin ışıkları birer birer açıldıkça serotonin seviyemde kayda değer bir artış oluyordu. Grubun yanına döndüğümde en ufak bir sinir kırıntısı kalmamıştı. "Tor Auf!" diye bağırmaya başladım. "Kapıyı Açın!"

Yol boyunca kendileri tarafından söylenen bu sloganı duyunca ayağa kalktılar ve hep bir ağızdan bağırmaya başladılar. Geniş kitlelere yön verme duygusundan yeteri kadar tatmin olmuştum ve ağzım kulaklarımdaydı. Fakat ensemde irite edici bir kaşıntı hissettim. Elimi attığımda bunun şerefsiz bir etiket olduğunu farkettim. Tek hamleyle kopardığım etiketi incelemeye koyuldum. Üstündeki para biriminin Mark olması beni dumura uğratmıştı. Arkasını çevirdiğimde ise nur topu gibi bir 1989 yazısı beni bekliyordu. Artık kafamda bu bilinmez yolculuk hakkında hiçbir soru işareti kalmamıştı. Kızıl sakallı dev yerinden kalktı ve bir hamleyle fondip yaptığı birasını gelişigüzel fırlatıp "Tor Auf!" diye bağırdı. Onun kükremesini duyan aslan sürüsü de harekete geçti ve iki milyon kişilik, tarihin en büyük sokak partisine doğru koşmaya başladık. Checkpoint Charlie denilen, Berlin Duvarı'nın en kritik noktasına ulaştığımızda müthiş bir kalabalık bizi bekliyordu.

İki gün önce, yani 9 Kasım 1989'da aldıkları mutlu haber, otuz yıllık esaretin bitmesiyle beraber müthiş bir kalabalığı duvarın en ikonik bölgesine çekmişti. Kabus olarak adlandırdığım yolculuğum bir anda ütopik bir rüyaya dönüşmüştü. Başta anlam veremediğim o zafer coşkusu her yanımı kaplamış, dağıtılan bira ile beraber umarsız bir sarhoşluğa neden olmuş, daha bu sabah ölmeye hazır olan ben, yaşama sımsıkı bağlanmış, yaşadığım ana aşık olmuştum.

Yanımdan çantalı bir grup geçerken, ortamı birbirinden bağımsız çalışan metronomları andıran sesler kapladı. Kalabalığı yarıp duvara koştular ve çantalarındaki spreyleri boşaltmaya başladılar. Bu sefer yüzlerini gizlemelerine gerek yoktu. İcra ettikleri sanatı vandalizm olarak gören cahil insanlardan; anlayışsız, geri kafalı, görevini tam olarak yerine getirdiğinden emin olmak isteyen tasmalı kolluk kuvvetlerinden eser yoktu. İkiye ayrılan grubun ilki kollarını sıvayıp çetelerinin ismini yazmaya koyulmuşken diğer grup amansız bir tartışmaya tutulmuştu. Merakıma yenik düştüm ve yarım kalan biramı sigarası yol yapmış bir müptezele teselli mahiyetinde uzatıp ikinci grubun yanına gittim. Neyi tartıştıklarını sorduğumda, ilk grubun gereksiz yere uğraştığını, ne kadar özenli çalışsalar da az sonra bu duvarın balyoz ve çekiçlerle yıkılacağını söylediler. Fakat bunu gelmeden önce düşünemediklerinden ve muhtemelen sprey boyalarını boşuna taşıdıklarından dem vurdular. 

Alkol sınırlarını zorlayan, belki günün anlam ve önemine ithafen o sınırı da yıkıp geçmek isteyen bir adam tökezleyip önüme düştü. Neyse ki düştüğü yerde çantalar vardı. Sanki hep bu anı beklemiş, ulaşmak istediği yer orasıymış gibi çantaların üstünü benimsedi ve kış uykusuna yattı. Ceketinin cebindeki kırmızı paket bana doğru parlıyordu. Çantaların üzerindeki huzurlu konaklayışının kirasını elime aldım ve paketi açıp gruptakilere sigara dağıttım. Senkronize bir şekilde yaktığımız sigaralar ufak bir sis bulutu yaratmış, ortamı sessizlik bürümüştü. Şüphesiz ki böyle çelişkili durumları çözmek için bir sigara yakmak şarttı. Bazen problemleri çözmek için olayın iyice içine girer ve ayrıntıları karıştırmaya başlarız. Her ayrıntı, beraberinde farklı soru işaretlerini getirince durum arap saçına döner ve içine sürüklendiğimiz labirentin içinden çıkmak imkansız hale gelir. İşte böyle durumlarda bütün ayrıntıları görmezden gelip uzaklaşmak, olaya yüzeysel bir açıdan bakıp havayı sigara dumanıyla bulandırmak iyi gelir. Aslında her zaman orda olan ama ayrıntı kalabalığının kuru gürültüsünden bir türlü bulamadığımız çıkış yolu gözümüze çarpar. 

"Hayır. Spreyleri boşuna getirmediniz. Ne kadar sprey varsa çıkarın ve nefret ettiğiniz her olguyu, karşı olduğunuz bütün düşünceleri; savaşı, nefreti, korkuyu, bildiğiniz bütün politikacıların adını, üzerinizdeki otorite baskısını, sistemin acımasızlığını, hayallerinizin önüne barikat kuran yaşam şartlarını, toplumu uyutan dinleri, ırkçılık taşıyan bütün söylevleri, geçmişteki pişmanlıklarınızı, gelecek kaygılarınızı ve neye düşmansanız, neyi yok etmek istiyorsanız hepsini, bütün hepsini duvara yazın ve hep beraber bu utanç duvarını yerle bir edelim. "

Bazen sözler eylemlerden daha güçlüdür. Ağzınızla kuş tutsanız ikna edemeyeceğiniz bir insana öyle bir söz söylersiniz ki, kendisini "asla yapmam" dediği şeyi yaparken bulur. Ben de doğru sözleri seçmiş olmalıydım ki, o dakikaya kadar eyleme geçememiş olan ikinci grup şimdi çantaları kavramış, önüne gelen herkese sprey dağıtmaya başlamıştı. Sadece dakikalar sonra duvarın elli metrelik kısmı, kırmızı ve siyah tonların başını çektiği bir nefret duvarına dönüşmüştü. Bir ıslık çalıp bizimkileri çağırdım ve bütün aletleri kalabalığa paylaştırdık. Bölgedeki herkesin elinde yıkıcı bir alet olduğuna emin olduktan sonra Bavyera'dan gelen fıçıların üzerine çıktım ve bağırdım: " Tor Auf! " 

Ah! O surat ifadelerini görmeniz lazımdı. Otuz yıl susan masum bir halkın sinirli bir kalabalığa, hatta amansız bir aktiviste dönüşmesi görülmeye değerdi. Bu arada diğer bölgelerde de yıkım devam ediyordu fakat bizim coşkumuzun yanında sönük kalmışlardı. Elli metrelik kısmın çoğu bitmiş, geriye sadece ortadaki Hitler figürü kalmıştı. Kafası olduğu gibi, vücudu oyuncak askerlerle oynayan histerik bir çocuk olarak resmedilmişti. Berlin'in yerle bir edilmesiyle sonuçlanan dünya savaşı, oluşan geçici yönetimde söz sahibi olan dış güçler, bu güçlerin karar verdikleri üzere kentin doğu ve batı olarak ikiye ayrılması ve iki tarafı da kendi bölgesine hapseden, yalnızlaştıran bir politika... Muhakkak hepsi bir şekilde Hitler'e çıkıyordu. Belki hayallerin değil gerçeklerin peşinden koşsa, önce Almanya, sonra da Dünya daha güzel bir yer olabilirdi. Alman halkının hayallerini gerçekleştirmek için çıktığını söylediği kürsüde uzun bir dönem insanların kafasını şişirdi ve kendi "kavga"sının arkasında yüzbinlerce insanı ölüme götürdü.

Yıkmak için sona bırakılması beni şaşırtmamıştı. Herkes bir nefes aldığında karşılarında tek bir duvar parçası kalmış, fakat nedense kimse yıkmak için öne çıkmıyordu. Kış uykusuna yatan ayyaş ise uyanmış, mağrur mağrur karşısındaki figürü izliyordu. Daha sonra savaşta ailesini kaybettiğini ve küçük yaşta yetim kaldığını öğrendiğim bu adam, figürün kime ait olduğunu anlayınca hiddetle yerinden kalktı ve kalabalığı yarmaya başladı. Elimdeki balyozu kapıp duvara yöneldi ve intikam iniltilerini andıran sesler çıkarırken duvardaki faşist diktatörün ağzını burnunu kırmaya başladı. Kalabalığın da ona katılmasıyla beraber o hayalleri büyük, fakat karakteri küçük olan adam paramparça olmuştu. 

  Haberi alan herkes duvara doğru akın yapmaya devam ediyordu. O gece sokakta yüzbinlerce kişi vardı fakat kimse birasız kalmıyordu. Daha bir ay önce yapılan Oktoberfest'de içilen bira, bizim festivalimizde içilen birayla kıyaslanamazdı bile. Ne kadar içtiğimi hatırlamıyorum, zaten bu önemsiz bir detaydı. Gecenin sonunda kendimi yolda söyledikleri şarkıyı söylerken buldum. Artık benim için de kazanılmış bir zafer vardı ve bu rüyadan hiç uyanmak istemiyordum. Eşi benzeri görülmemiş, otoritenin değil, proleteryanın kazandığı ender anlardan birine tanık olmuştum. Ayyaşın kış uykusuna yattığı inini bulup uzandım ve gökyüzüne aptal bakışlar fırlattım. Dün nerede olduğumun ve yarın nerede olacağımın hiçbir önemi kalmamıştı. Şüphesiz ki ben acılarla dolu geçmişimden ve kaygılarla dolu geleceğimden sıyrılmış, şimdiki zamanda yaşıyor, onu güzelleştirmek için elimden geleni ardıma koymuyordum. Zar zor seçebildiğim yıldızlara bakıp biramdan son bir yudum aldım ve artık önemsemediğim bir bilinmeze doğru gözlerimi kapadım.

Monday, March 27, 2017

Zaman: Birinci Gün



      Ne kadar baygın kaldığımı hatırlamıyorum. Bilincimi henüz kazanmıştım ki şiddetli bir korna sesiyle irkildim. Karanlığa alışan gözlerim kırmızı ışıkla karşılaşınca tekrar kapandı. Hareket edemiyordum. Korna sesleri katastrofik bir senfoniye dönüşüp sol kulağımı zorlamaya başladı. Refleksif olarak soluma baktım. İşlek bir caddenin tam ortasında yatıyor ve sonsuza uzanan araba ışıkları tarafından tacize uğruyordum. Güçlükle doğrulup ayağa kalktım. İlk önce ayaklarımın çıplak olduğunu, daha sonra uzun, bembeyaz bir kıyafet giydiğimi fark ettim. Bu sefer kafam cidden karışmıştı. Çünkü bu kesinlikle benim tarzım değildi. İyice afallamış bir şekilde yolun ortasında eylemsiz bir şekilde duruyordum. Öndeki sabırsız sürücülerden biri atağa kalkacaktı ki imdadıma yeşil ışık yetişti.


        Az önceki tek başınalığımın nöbetini kalabalıklar arasında sıkışmış bir yalnızlık devraldı. Kaçacak bir yerim yoktu. Etrafım aceleyle hareket eden bir koyun sürüsü tarafından sarıldı. İnsanların küçümseyici bakışlarına daha fazla dayanamadım ve sürüye dahil oldum. Tepedeki güneş, ışığa adapte olamamış gözlerime nispet yaparcasına parlıyordu. Kafamı öne eğdim ve yarı kör bir halde yürümeye devam ettim. Kalabalığın oluşturduğu karanlık bilincimi kazandığımdan beri başıma gelen tek olumlu şeydi. Karanlık yerini yavaş yavaş ışığa bırakmaya başladığında cesaretimi toplayıp kafamı kaldırdım ve cesaret yeminim gördüklerim karşısında paramparça oldu. Evimden binlerce kilometre uzakta, Times Square'de, New York'un belki de en ikonik yerindeydim.

Ağzım açık bir şekilde billboard ekranlarına bakıyor ve buraya nasıl geldiğimi çözmeye çalışıyordum. Zurich'in banliyosünde yaşayan işsiz bir adamın uçak bileti bile alacak parası yokken kendini New York'da bulması her gün rastlanan bir şey değildi. Billboardlar bana bir şeyler anlatmak istiyordu ama algılarım beynimi terketmiş durumdaydı. Zaten aptal bir tavşan kostümü giyen biri bana ne anlatabilirdi ki...

Meydandaki kayıtsız bekleyişim iki polisin beni sarsmasıyla son buldu. İlk önce burada ne yaptığımı sordular. Bu sorunun cevabını aramakla meşgul olduğumu söyledim. Kimliğimi çıkarmamı istediklerine elim istemsiz bir şekilde cebime gitti ama olması gereken yerde ne cebim ne de kendi kıyafetlerim vardı. Uzun, siyah sakallarım ve üstümdeki Arap kandurasını andıran kıyafet her şeyi anlatıyor gibiydi. Tutuklanırken polisler de her şeyi anlatıyor, prosedür gereği sessiz kalma hakkına sahip olduğumu falan geveliyorlardı.

New York Polis Departmanı'na geniş bir holden giriş yaptık. Sağlı sollu dizilmiş ofis masalarını ortadan yaran uzun bir koridordan yürümeye başladık. Masalardaki memurların menziline girdikçe hepsi birer birer duraksıyor, anlamsız bakışlar fırlatıp işlerine geri dönüyorlardı. Bu Meksika dalgasının sonuna geldiğimizde dar bir koridora sapıp yürümeye devam ettik. Daha sonra izlediğim filmlerden aşina olduğum, bir tarafı çift taraflı ayna ile kaplı sorgu odasına girdik. Beni tek başıma bırakıp odadan çıktılar. Ne kadar beklediğimi hatırlamıyorum fakat o gün ilk defa kendimi güvende hissetmiştim. Nihayet algımı zorlayan görüntülerden uzakta, soluk gri duvarların arasında kendimle baş başaydım.

İlk önce bu yaşadıklarımın bir rüya olduğunu, bir süre sonra Zurich'teki evimde uyanacağımı düşündüm. Fakat bir rüyaya göre fazla realist bir gün geçiriyordum. O gün istediğim hiçbir şeyin yolunda gitmediğini fark edince acı gerçeği, yani bunun bir rüya olmadığını anladım. Aklımdaki fotoğrafları birleştirmeye çalıştım. Bu sabah erken kalkmış ve uzun bir kahvaltı yaptıktan sonra dünün gazetesini açıp iş ilanlarını taramaya başlamıştım. Daha sonra evden çıktığımı hatırlıyordum fakat gerisi bir türlü gelmiyordu.

Düşüncelerin arasında kaybolmuş, yolumu ararken kapının açıldığını fark etmemişim. Karşımda iyi tıraşlı, orta yaşlı bir polis amiri duruyordu. İlk önce beni biraz sürdü, daha sonra kendisini tanıtarak karşıma oturdu. Nerden geldiğimi ve burada ne amaçla bulunduğumu sordu. Amaç sorusuna verebilecek bir cevabım yoktu fakat hatırlayabildiğim kadarıyla her şeyi anlattım. Kafası oldukça karışmıştı. Çünkü ne aksanım bir Ortadoğuluya, ne de görüntüm bir İsviçreliye benziyordu.

Cebinden antenli bir telefon çıkarıp birkaç yeri aradı. Tarihe karışmış bu telefonu görünce ilk bi' afalladım, kriptolu bir telefon olduğunu düşündüm. Daha sonra dayanamayıp neden bu eski telefonu kullandığını sordum. Dalga geçtiğimi düşünüp kaşlarını çattı. Bunun 2001 model bir Panasonic olduğunu ve yeni aldığını söyledi. Dalga geçtiğini düşünme sırası bana gelmişti. Hangi tarihte olduğumuzu sorduğumda arkasına yaslandı ve kesin bir ifadeyle " 6 Eylül 2001 " dedi. 

Göz kapaklarım ardına kadar açılmıştı. Zaman durdu, ben durdum, her şey durdu. Eğer bu bir rüyaysa o an uyanmam gerekirdi, çünkü bundan daha büyük bir şok olamazdı. Çalan telefonuna cevap vermek için dışarı çıktığında soluk gri odada yine tek başımaydım fakat bu sefer duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Bilinçaltımın kapısında dayandım ve yumruklamaya başladım fakat elime kanayan yaralardan başka bir şey geçmedi. Ben de New York'a nasıl geldiğimi hatırlamaktan vazgeçtim. Zaten asıl problem mekanda değil zamandaydı.

Polis amirine zerre güvenmiyordum. Onda şüphe uyandırdığım kesindi. Son zamanlarda başına gelen en absürt şey ben olmalıydım. Konuşmamı sağlamak için benimle akıl oyunları oynuyor olabilirdi. Odaya dönmeden önce bu problemi çözüme kavuşturmalıydım. Çünkü ben şoka uğradığımda suratında tuhaf bir hoşnutluk sezmiştim. İnsanları kolay etkileyebilen birine benzemiyordu. Altındaki memurların ona saygı göstermedikleri açıktı. Çünkü her şeyi prosedürüne uygun bir şekilde yapıyor, mükemmeli arıyor fakat bir türlü ona ulaşamıyordu. Fakat içten içe o kadar pısırık bir herifti ki yaptığı ve yaptırdığı işlerde hiçbir insiyatif almıyordu. Daima göğsü önde, omuzları geride hareket eden, sesini olduğundan daha kalın çıkarmaya çalışan, dışardan sert bir görünüm veren fakat içerden kaçacak delik arayan bir korkağın tekiydi. İçten içe bütün memurlar bunun farkındaydı ama adam her şeyi kitabına uygun yaptığı için arkasından herhangi bir söz söyletmiyordu. Memurları asıl rahatsız eden şey buydu. Çünkü o boğucu ofiste saatlerce emir altında çalışmak canlarını sıkıyordu. Tek eğlenceleri kahve molalarında iş arkadaşları hakkında dedikodu yapmaktı. Bir çocuğun elinden oyuncağını alırsanız ağlamaya başlar. İçindeki çocuğu monoton ofis hayatına kurban etmiş bir insanın elindeki oyuncağı alırsanız ağlamaz, ama içten içe size kin besler. Saygısını yitirmeye başlarsınız. Artık onun için hep aynı sesleri tekrar eden bozuk bir plaktan farkınız yoktur.

Evet, amiri yeterince iyi çözümlemiştim. Fakat yine de söylediği şey mantıklı gelmiyordu. Bir insan hiçbir uğraşı olmadan zamanda geriye gidemezdi. Hatta hayatını zaman makinesine harcamış deli bir bilim adamı bile zamanda geriye gidemezdi. Olayları imkansızlıklar içerisinde, gerçekçi bir bakış açısıyla çözümlemeye çalışıyordum. Daha kendimle bile çelişiyorken doğru yolu bulmak bir hayli zordu. Ben de hikayemin hatırlayabildiğim kısmına geri döndüm. Gözümün önüne Times Square'deki renkli billboard ekranından bana bakan aptal bir tavşan kostümü geldi. Anlatmak istediği şeyi biraz geç anlamıştım. Taşlar yerine oturmaya başladıkça içimde ironik bir huzursuzluk oluşmaya başladı. Çünkü akıl oyunu teorim çürümeye başlıyordu. Donnie Darko'yu 2001 yılında, ilk sevgilimle, Arthouse Alba Zürich'de izlemiştim. Kız arkadaşımın babası Arthouse Alba'da makinistlik yapıyordu. Ama o gün annesi hastanede olduğu için kızından makaraların başında beklemesini ve zamanı gelince değiştirmesini isteyip sinemayı terketmişti. Bense otopark kısmından kaçak girip makine odasının kapısına dayanmış Martha'ya sesleniyordum. İçerden mekanik sesler geldi ve Martha'nın rahatlamış bir şekilde nefes verdiğini duydum. Babasının makaraları değiştirişini defalarca izlemişti ama daha önce eli makaraya değmemişti. Makaraları bağlamayı başarınca kapıyı açtı ve yan yana oturup filmi izlemeye başladık. Cinsel bir amacım yoktu, sadece onla vakit geçirmeyi seviyordum. Onun karışık hayatına göre benimki oldukça sıradan ve sıkıcıydı. Hep kimsenin yaşamadığı bir hayatı yaşamak istemiştim. Ama bu dileğimin gerçekleşeceğini bilmiyordum. Burada, on altı yıl geride, NYPD binasında tıkılıp kalmıştım.

Sorguya gireli saatler olmuştu. Artık her şeyi salmış, ne olacaksa olsun diye düşünüyordum. Tyler, özgürlük bütün umudunu kaybetmektir dediğinde bu tabir kafama tam yerleşmemişti. Fakat o akşam dört duvar arasındaki en özgür insan bendim. Hafızasını kaybetmiş, hastaneden kaçan bir hasta olduğumu düşünmüşler fakat hiçbir hastaneden tarifime uyan biri firar etmediği için teorileri çürümüş ve evsiz bir deli olduğuma, bu kılık kıyafetimle toplumun işleyişine zarar vereceğime kanaat getirmişlerdi. Sorgunun sonuna yaklaşırken buradan bir akıl hastanesine sevk edileceğimi ve eklemek istediğim bir şeyin olup olmadığını sordular. Yaşadığım her neyse gittikçe bir kabusa dönüşüyordu. Akıl hastanelerin nasıl çalıştığını, hastaları kontrol altında tutabilmek için onlara yüksek dozlu sakinleştiriciler verdiklerini pek âlâ biliyordum. Bitkisel hayatın bir seviye altı olan bu yaşayış biçimine şiddetle karşı çıkıyordum fakat elim kolum bağlıydı, hiçbir şey yapamıyordum. Aklı yerinde birinin akıl hastanesine kapatılması işkencelerin en büyüğüydü. O an aklıma bir fikir geldi. Madem bok yoluna gidecektim, bari bir işe yaramalı, varoluşumdan bir iz bırakmalıydım. Düşündüğüm zaman 29 yaşıma kadar tüketmekten başka bir şey yapmamıştım ve dünya üzerindeki basit bir istatistikten başka bir şey değildim.

Bunları düşünürken sorusuna cevap veremedim. O da sesini yükselterek bir daha sordu:
"  Eklemek istediğin bir şey var mı? "
" Evet. Birçok şey var. Size anlattığım her şeyi unutun. Ben, bir El Kaide militanıyım. Birleşik Devletler'e deniz yoluyla, kaçak bir şekilde girdim. Büyük bir terör eylemi planladık. Beş gün sonra, yani 11 Eylül 2001'de Dünya Ticaret Merkezi'ne benzeri görülmemiş bir saldırı düzenleyeceğiz. "

Şoka uğrayacağını düşünmüştüm ama yüzünde tek bir kıpırdama bile yoktu. Söylediklerimden sonra bir akıl hastası olduğuma tamamen inanmıştı. Ben de anlatmaya devam ettim. 11 Eylül konusunda yeterince belgesel izlemiştim. Detaylarıyla saldırıyı anlattıkça elleri titremeye başladı. Daha fazla dayanamayıp beni durdurdu ve not defterini çıkarıp bütün planı baştan anlatmamı istedi. Çeyrek saat boyunca anlattıklarımı not etti. Konuşmam bittiğinde acele tavırlarla beni dışarı çıkardı ve geçici olarak bir nezarethaneye gönderileceğimi ve geceyi orda geçireceğimi söyledi.
Bazı sözler yumruk darbelerinden daha şiddetlidir. Bir yumruk sizi bayıltabilir lakin kalktığınız zaman hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam edersiniz. Ama bazen öyle bir söz söylenir ki, bilinçaltınızda isyan baş gösterir. Nöronlarınız kızgın bir kalabalığa dönüşüp beyninizi işgal eder. Ve artık savaş başlamıştır. Söylenen her söz bir sorudur kafanızda, cevabı veremedikçe savaş bitmez.

Üç tarafı soluk gri duvar, yani yegane yoldaşım, bir tarafı da parmaklıklarla çevrilmiş bir hanedeydim. Rahatsız bir uykunun sonunda yorucu bir gün beni bekliyordu. Şüphesiz ki üzerime bundan daha yetkili köpekler salıp hafızama saldıracaklar ve işleri bittiğinde ağır cezalıların bulunduğu bir eyalet hapishanesine postalayıp benden kurtulacaklardı. O gece bunların hiçbiri umrumda değildi. Bana her acıyı çektirebilir, hayatımı çalabilirlerdi, ama düşüncelerimi asla. Pislik kokan hapishane koğuşlarını bembeyaz duvarlarla donatılmış, insan beynini kobay olarak kullanan tımarhanelere tercih ederdim. O yüzden kafam rahat bir şekilde, duvara gömülmüş uzun banka yatıp gözlerimi kapattım. Düşünmekten bitap düşen başım yaklaşan migren nöbetinin sinyallerini veriyordu. Bugünüm saçma, yarınım belirsizdi. En azından birkaç saat uyumalıydım.

  En azından birkaç saat...

Sunday, March 19, 2017

Duyuru

      Bir süredir yazı paylaşamıyorum. Bir arkadaşımın çıkaracağı kitaba hikaye yetiştirmeye çalışıyorum. Bitmeyen Arayış ilk hikaye denememdi, ve ona da devam edicem. Ama ne yazık ki araya uzun bir süre girecek. Benden gerçeküstü bir hikaye yazmam istendi, ben de bilim-kurgu yazayım dedim. Şu an onu yazıyorum. Kitap çıkar mı, çıkmaz mı bilemem ama her halükarda hikayeyi burda paylaşıcam. Yaklaşık 15-20 sayfa olacak, bu yüzden parça parça paylaşmayı düşünüyorum. Bu kadar, kendinize iyi bakın.

Thursday, February 9, 2017

Bitmeyen Arayış 1



        Nezih bir semtte ateş aramak yağmurlu bir günde taksi aramak gibidir, aradığını bulman kolay olmaz. Nezih semtlerde hayatın iyi davranmadığı insanları pek bulamazsın, yağmurlu havalar ise taksilerin hasat zamanıdır.

  İşte o gün yağmur yağıyordu ve ben nezih bir semtte taksi bekliyordum. Bir kaç denemeden sonra ateş istemekten vazgeçtim ve yola döndüm. Durdurmak istediğim taksilerin dolu olması gittikçe canımı sıkıyordu, bir de üstüne buğulu camdan seçebildiğim kadarıyla taksi şoförlerinin çatık, bi o kadar da anlamsız bakışlarıyla karşılaşıyordum. Sanırım havaya kaldırdığım elimi bir küfür olarak algılıyorlardı, işleri kötüyken kornayla taciz eden onlar değilmiş gibi...

  Tam umudumu kaybetmiş ve yorulan elimi rüzgarın merhametine bırakmıştım ki tek farı kırık, üstündeki taksi lambası yanmayan bir taksi ya benim halime, ya da kendi haline acımış olacak ki selektör yapıp biraz ileride durdu. Kısa ama seri adımlarla taksiyi yakaladım ve kapıyı açtığımda ruhu çoktan bu dünyayı terketmiş bir adam ve yerçekimi yasasına boyun eğmiş bir çift gözle karşılaştım.

  Kendi haline daha fazla acıdığına kanaat getirdim ve taksiye bindim. Bir kaç saniye süren sessizlik artık garipleşmeye başlamıştı. Gideceğim semti söyledim ve arkama yaslandım. Mesafenin uzak olduğunu anlayan zombi kılıklı abimizin keyfi yerine gelmiş olacak ki, gömleğinin sol cebine yuva yapmış kısa maltepe'den bir dal aldı ve radyodaki kanallar arasında sörf yapmaya başladı. Ateşini isteyip ben de bir sigara yaktım. Bir kaç dakika önceki paradokstan kurtulduğum için rahatlamıştım. Zombi kılıklı abimiz henüz bir kanal bulamamıştı ve radyodan çıkan karışık seslerin oluşturduğu kaos kulağımı taciz ediyordu. Aradan bir parça yakalayıp taksiciyi durdurmak istiyordum çünkü daha deminki naif, mağrur abiden eser kalmamış, onun yerine istediği parçayı bulamadığı için sinir katsayısı artan, bir yola bir de radyoya sitemkâr bakışlar atan bir anadolu çomarına dönüşmüştü. Manzara hiç hoş değildi ve kulağım artık hassaslaşmış, algılarım hızlanmıştı. Kaosun içinde tanıdık bir ses, bir plak cızırtısı duydum.

  " Dur! " diye bağırdım. Ama abimizin algıları biraz geriden geldiği için olmaktan korktuğum yerde, Serdar Ortaç çalan bir kanalda durmuştu. Daha da sinirlendim ve radyonun tekerleğini tutup o plak cızırtısına doğru yavaş yavaş çevirmeye başladım. Bulduğum zaman plak cızırtısı hala devam ediyordu, şarkı fazla uzaklaşmış olamazdı. Bir süre sonra keman ve sazların hüzünlü, bir o kadar da coşkulu sesleri taksinin içini doldurmaya başladı. Hangi şarkının geleceğini anlamıştım. Arkama yaslandım ve sigaramdan bir duman daha aldım, içime çektim ama dumanı dışarıya vermedim. Şarkının başlamasını beklerken ruh emici abimizin ağzından bir söz çıkmak üzereydi ki Müzeyyen Senar lafını kesti.

        " Bir ihtimal daha var..."

  İçime çektiğim dumanı artık hissetmiyordum, zaten o da şarkıyı duyup kendini yavaş yavaş özgürleştirmeye başlamıştı. Taksinin ön camından dışarıyı izlemek istedim fakat yağan yağmurdan hiçbir şey göremiyordum. Ben de ön cama vuran rüzgarın yağmur damlalarıyla vals yapışını izlemeye koyuldum.

  Newton'a biat eden göz kapaklarım, kırmızı ve mavinin en boktan tonlarında parlayan bir arabanın ışıklarından dolayı hafif hafif aralandı. Ne zamandır uyuduğumu hatırlamıyorum ama etrafımdaki bakımsız, zevkten uzak irili ufaklı apartmanları görünce Beyoğlu sınırlarına girdiğimizi anladım.

  Daha beş saat önce, Moskova'da alkolün kitabını yazan, hatta imza günü düzenlese bir çok hayranını etrafına toplayabilecek bir grup ayyaşa servis yapıyordum. Boris the Blade isimli bar, şehir ve gettoyu ayıran caddenin getto kısmında yer alıyor ve uzak durulması gereken mekanların başını çekiyordu. Arada görev gereği bir iki polis gelir ve kapıdan bakar, ortamın leşlik derecesini gördükten sonra yüz seksen derecelik bir ivmeyle devriyelerine geri dönerlerdi. Şimdi bu boktan işi neden yaptığımı sorguluyor olabilirsiniz. Alice'in bir uyuşturucu bağımlısı olması ve yaşadığımız çevrenin Harikalar Diyarı olmaması benim suçum değil. Sistem böyle dizayn edilmiş ve biz ister istemez, bize sunulan hayatı yaşıyoruz. Hepimiz bazıları kadar şanslı değil, ben de değilim, iyi ki olmadım. Her şey yolunda gitseydi ve istediğim her şeyi gerçekleştirebiliyor olsaydım hiçbir ders alamaz, hiçbir şey üretemez ve hiçbir şey düşünemez olurdum.


Tuesday, January 31, 2017

Hayaller 2



      Önündeki masaya iştahlıca baktı. En sevdiği yemekleri hazırlamış ve yerine oturmuştu. Masada bir düzine insanı doyurabilecek kadar yemek vardı fakat o doymak bilmiyordu. Önündeki bir kaç saati yemek yiyerek geçirecekti. 
      
      Yemek konusunda çok hassastı ve kalitesiz yemeklerin sofrada işi yoktu. İşin garip kısmı ise bu kalitesiz yemeklerin çok popüler olmasıydı. Belki de yemekler popülerleştikçe kaliteleri düşüyordu. Bir çok ihtimal vardı. Belki de içinde bulunduğu toplum zevksiz bir güruhtan oluşuyordu. Her iki seçenek de ona mantıklı geldi. 
     
      Her aşçının kendine has bir mutfağı vardır. Bana sorarsanız en güzel yemekleri aşçı grupları yapar. Gruplar, en az 2 kişiden oluşan ve her aşçının bireysel yeteneğine göre şekillenen yemeklerden oluşur. Aşçıların iletişim ve uyum becerileri yemeklere yansır. Bu grupları yemek yaparken görmek zordur. Ama bazen ücret karşılığında onları yemek yaparken seyredebilirsiniz. Sadece 4 kişinin yaptığı yemeğin binlerce kişiyi doyurduğunu düşünün. Bu olayı, imkansız olmayan bir şey olarak tanımlayabiliriz.
     
      Doyma hissi onun için çok uzaklardaydı. Yemek yemeye devam ediyor ve yeni yazısının üzerinde çalışıyordu. Yemek, onun ilham perisiydi. O olmadan yazmayı denemiş ama aklına tek bir cümle gelmemişti. Bunu normal karşılıyor ve yemeye devam ediyordu. Her aldığı lokma ona ilham olarak geri dönüyordu. 
      
      Yemeğin kalitesi ile yazının güzelliği doğru orantılıdır. Bu sadece yazmak için değil, gün içerisinde yapılan bütün aktiviteler için geçerlidir. Yediğimiz yemekler, duygu ve düşüncelerimize yön verir. Eğer dünyada bir savaş başlayacaksa, bu savaş kalitesiz yemeklere karşı verilmelidir. 
      
      Yemeğe başlayalı 4 saat olmuş ve artık yazının sonuna yaklaşmıştı. Yazısını tekrar okudu ve imla hatalarını düzeltip taslaklara kaydetti. Arkasına yaslandı ve düşünmeye başladı. Aç bir kurt gibi yemek yemeye devam ediyordu. Yemekleri kaliteli hazırladığı için ruhu doymak bilmiyordu. Kulakları her lokmanın keyfini çıkarıp beynine iletiyor, beyni ise gerekli vitamini alıp bilinçaltını besliyordu. Saat geç olmuş ve artık uykusu gelmişti. Klasik müzikten oluşan bir sofra daha hazırladı ve yatağına uzandı. Gözlerini kapatıp uçuşa hazırlanmaya başladı. 
      
      “Sanırım uçabilmenin en kolay yolu kör kütük sarhoş olmak.“ diye düşündü.

Hayaller 1



      Saat gecenin üçüydü. Ne olursa olsun bu uçağa binmeliydi. Hayatta kalabilmek için her gün bir kaç saat uçması gerekiyordu. Bu sandığınız gibi doğaüstü bir olay değil, aksine herkes için geçerli temel bir ihtiyaçtı. Tüm insanlar her gün bir kaç saat uçmalıydı. 
      
      Herkesin birer uçağı olan bu evrende, her uçağın sahibi pilotların kendisidir. İniş izni istenecek herhangi bir kule veya iniş yapılacak hava alanları yoktur. Uçak düşse bile pilotlar ölmez. Uçuşların amacı tamamen kafa dinlemektir. 

      Uçağın kokpitindeki tek koltuğa oturdu ve arkasına yaslandı. Belliydi, uçak yine rötar yapacaktı. Erken uçabilmeyi hiç becerememişti. “Sanırım uçabilmenin en kolay yolu kör kütük sarhoş olmak.“ diye girdi söze. Konuşan ağzı değil beyniydi. Ve beyin uçak kalkana kadar asla susmazdı. 
    
      Uçmayı temel ihtiyaç haline getiren sebep; beynimizin geveze, vücudumuzun çalışkan olmasıdır.
       
      Uçuşlar meditasyon havasında geçer ve bilinçaltımız en dürüst hikayelerini uçuş anında paylaşır. En samimi duygular uçuş öncesi sergilenir. Bu konuda yalnız olduğumu sanmıyorum. Uçuş öncesi kurulan hayaller, gün içerisinde kurduğumuz en içten hayallerdir. İstersek, uçak havadayken o hayallerin gerçekleştiğini görebiliriz. Uçuş halindeyken gerçekleştiremeyeceğiniz şey yoktur.
      
      İnişler serttir ve can sıkar. Gerekli süreyi doldurduktan sonra hepimiz yere çakılmayı bekleriz. Bazen yere çakılacağımızı anlar ve kendimizi uçaktan aşağı atarız. Çünkü uçuşu bitirmenin en kolay yolu ekstrem ölümler kurgulamaktır. Genelde çoğumuz aynı şekilde çakılırız yere. Saatte 1235km hızla hareket eden ses dalgaları uçağın heryerine ateş etmeye başlar ve göz kapaklarımız kepenklerini kaldırır. Uçağın kaza yapmasından olsa gerek, telefonun ekranına sitemli bakışlar atar ve çalan alarmı erteleriz.