Sunday, July 16, 2017

Zaman: İkinci Gün



Gözlerimi açtığımda dört yolun birleştiği geniş bir meydanın merkezinde sırtüstü yatıyordum. Asfaltla seviyeli bir ilişki yaşamış gibi görünen kıyafetim hafiften griye çalmaya başlamıştı. Hayvansal içgüdülerim devreye girdi ve istemsiz bir şekilde çevreye bakınmaya başladım. Fakat etrafta in cin top oynuyordu. Öyle ki, o devasa meydanda canlı olarak nitelendirebileceğim bir ben, bir de karşımdaki tabelanın üstünde duran yaşlı bir karga vardı. Bir süre kargayla bakıştık. Onun eylemsiz duruşu bana da yansımış, bilge tavırlarından ben de nem almıştım. Aniden uçup gittiğinde bakmak ile görmek arasındaki farkı daha iyi anladım. Konduğu tabeladaki cadde isimleri Almanca yazılmıştı. O an beynimin şalterleri teker teker açılmaya başladı. Artık New York'da değildim, fakat hiç şüphesiz ki Zurich'te de değildim. Çocukluğumu gömdüğüm sokakların bulunduğum yerle alakası yoktu. Başta tabelanın ana dilimde yazılmış olması beni mutlu etmişti. Fakat henüz cevaplayamadığım soruların üstüne yenileri eklenince, o anlık mutluluğum yaşlı karganın arkasından uçup gitti.

Hiç şüphe yok ki bu anlamsız bir rüyaydı ve biraz sonra soluk gri duvarlı nezarethanede uyanıp mevkisi yüksek dedektifler tarafından sorguya çekilecektim. Ama ortalıkta rüyalardaki o hızlı olay örgüsünden eser yoktu. Dört yolun merkezine oturup uyanmayı beklerken canım o kadar sıkılmıştı ki uyanmak için kuzu saymaya başladım. Artık ters giden zamana bir de ters giden kavramlar eklenmişti. Ama somut dünyada en ufak bir hareketlilik yoktu. Ben de uyanmaya çalışmaktan vazgeçtim ve ayağa kalkıp çıkarabildiğim en yüksek desibelde bağırmaya başladım. Bu ne bir sesimi duyurma çabası, ne de bir yardım çağrısıydı. Deliler gibi küfür etmeye, ağzıma ne gelirse söylemeye başladım. Bazen insanın avazı çıktığı kadar bağırası gelir. Fakat bu ihtiyaç her ne kadar basit gibi görünse de, rahat rahat giderilemez. İnsanın içerde ve dışarda olmak üzere iki farklı hayatı vardır. Dışarda bağıramaz çünkü etrafı insanlarla doludur, toplum etikleri önüne barikat kurar. İçerde bağıramaz çünkü evde bir başınayken ona iletişim konusunda hiçbir şekilde dönüş sağlayamayan cansız objelerin arasında anlamsız yakarışlar yapmanın zihniyle tutuştuğu savaşta onu mağlubiyete sürüklemesinden, pamuk ipliğine bağlıymış gibi görünen ama aslında demir kadar sağlam olan mental sağlığının bozulmasından korkar. 

Ben de bağırmak ve içimdeki nefreti kusmak için en uygun mekanı bulmuştum. Bu fırsatı kaçıramazdım. Sokaklar o kadar boştu ki duyduğum tek ses kendi sesimin yankısıydı. Bir süre yankılarla eğlendim, kendimle absürt diyaloglar kurdum. Tam eğlenmeye başlamışken yankıların şiddeti azalmaya başladı. Daha sonra asfalt ve demirin insanı ifrit eden paslı sesini işitir gibi oldum. Kulaklarımı iyice kavartıp sesin nerden geldiğini kestirmeye çalışıyordum fakat bir sonuca varamadan karşımdaki caddeden elleri balyoz ve çekiçlerle dolu bir grubun hızlıca bana geldiğini gördüm. Başta çok tereddüt etmedim. Ellerindeki o ağır aletlerle beni yakalamalarının imkanı yoktu. Kaçacak üç yolum daha olduğunu düşünüp iki yüz yetmiş derecelik bir açıyla döndüğümde dört yolun her tarafından aynı grubun artçıları tarafından kuşatıldığımı farkettim.

Kaçacak bir yer, yapacak bir şey yoktu. Dizlerimin üzerine çöküp linç edilmeyi bekledim. Gözlerim korkudan yere çakılmış, yukarı bakmayı reddediyordu. İri yarı bir gölge elindeki balyozla beraber kalabalıktan sıyrılıp yanıma yaklaşırken ben, bir insanın düşebileceği en rezil pozisyonda çaresiz bir şekilde af diliyordum. Suçsuz olmasına rağmen dar ağacına gönderilen idam mahkumlarıyla empati kurabiliyordum. Kaçınılmaz sona doğru ilerlerken ölüm ve yaşam anlamını yitiriyordu. Gölge iyice yaklaştı ve önümde durdu. Benim sefil sözlerime karşılık ağzından tek bir kelime çıkmamıştı. Ben de kaderime boyun eğmiş bir vaziyette ellerimi yere sabitledim ve kafamı öne doğru uzattım. Tek dileğim sağlam bir darbeyle, acısız bir şekilde ölmekti.

Zaman durmuş, her şey durmuş ve ben kapkara bir odada tanrıyla başbaşa kalmıştım. Odanın karanlık olması önemsizdi. Çünkü ışık sadece somut varlıkları aydınlatır. Olmayan bir şeye ışık tutamazsınız. Ama oradaydı, karşımda. Ya da ben öleceğimi anladığım için çocukluk yıllarımdan fırlayıp gelen nevrotik bir kavramın karşımda durduğunu hayal ediyordum. Bir süre sessizlik oldu. İlk hareketi benden beklediğini hissettim. Af dileyeceğimi, ayaklarına kapanıp cennetin kapısını aralaması için ona yalvaracağımı sanmıştı ama bugün yeterince af dilemiş, yeteri kadar diz çökmüştüm. Artık ne ölümden, ne de sonrasından korkuyordum. Belki de nirvana dedikleri şey budur, ruhun özgürlüğü hiçbir şeyden korkmamaktan geçiyor olabilir. İlginç, genelde insanlar öleceklerini anladıklarında bir anda dindar kesilip tanrıyı kandırmaya çalışırlar. Tanrının ucuz, samimi olmayan bu davranışın farkında olduğunu bilirler, fakat onun şefaat sahibi olduğunu, her günahı affedebileceğini düşünür ve onunla anlamsız bir pazarlığa girişirler. Çelişkilerle dolu bu pazarlığın derinine çok girmeyip, suratlarına masumiyet maskesini geçirir ve sessiz bir şekilde yolun sonunu gözlerler. Bense öleceğimi anlamıştım ama onunla pazarlık etmeye çalışmadım. Aksine, nevrotik korkusuyla beraber kendisini aforoz ettim ve kısa süreli nirvanamın tadını çıkarmaya başladım. Artık ölmeye hazırdım. 

İri yarı gölge arkama geçti ve balyozu yere bırakıp derin bir nefes aldı. Belki de balyozunun kirletmeyi düşünmüyordur, hormonlu kollarını kullanarak tek hareketle boynumu kırabilir diye düşündüm. Fakat ters giden bir şeyler vardı. Beni omuzlarımdan kavrayıp ayağa kaldırdı ve balyozunu alıp bana uzattı. Kafam iyice karışmıştı. Uzattığı balyozu almakta tereddüt ediyordum. 

"Yoldaş!" diye girdi söze. "Bizimle misin, değil misin?" 

        Tabii ki onlarlaydım! İsteseler Gandhi'yi bile öldürebilirdim. İnsanın ne kadar bencil bir varlık olduğunu, gerekli şartlar oluşursa ne tarz kötülükler yapabileceğini o an anladım. Kendimden emin bir halde balyozu alarak sorusunu cevaplamış oldum. 

Elime balyozu tutuşturan liderleri olmalıydı. Kalabalığa dönüp bağırmaya, bir takım direktifler vermeye başladı. Kızıla çalan sakalı ve kollarındaki tribal dövmeleriyle Viking kahramanlarını andırıyordu. Keskin bakışlarını, sözlerindeki sert vurgularını ruhundaki kızgın ateşte eritip takipçilerinin yüreklerini dağlıyordu. "Tor Auf!" diye bağırıp konuşmasını bitirdi ve kalabalığı yardıktan sonra yavaş, fakat sağlam adımlarla koşmaya başladı. Nereye, ne amaçla gittiğini biliyor gibiydi. Biz de kolay olanı yapıp onu takip etmeye başladık. Toplulukta anlam veremediğim bir neşe hâli vardı. Bazıları koşarken şarkı söylüyor, diğerleri ise zafer nidaları atıyordu. Fakat henüz kazanılmış bir zafer yoktu. En azından benim için. 

Mola verdiğimizde ateşli bir konuşmaya tutuşan iki elemanın yanına oturdum ve onlarla yaptığım, bilinmeze doğru giden yolculuğum hakkında ipucu almaya çalıştım. Şehri ortadan yaran bir sınırdan ve hükümetin izlediği faşist politikalardan bahsediyorlardı. Dayanamayıp ne sınırından bahsettiklerini sordum. O ana kadar varlığımı farketmemiş olan elemanlar bana dönüp üzerimdekileri süzdüler ve beni görmezden gelip konuşmaya devam ettiler. Garip aksanım ve bir akıl hastasını andıran kıyafetlerim kafalarını karıştırmış olmalıydı. Bir süre saçmaladıktan sonra sustular ve artan merakına yenilen biri bana dönüp nereden geldiğimi ve neden bu komik kıyafeti giydiğimi sordu. Bir süre düşündüm. Verebileceğim tüm cevaplar, söyleyebileceğim tüm yalanlar, uydurabileceğim tüm hikayeler absürt kaçacaktı. Ben de şu son iki günden anlayabildiklerimi, yani olanı söylemeye karar verdim. Onlara New York'tan geldiğimi ve İsviçreli bir zaman yolcusu olduğumu söyledim. Kahkahalarını zar zor bastırıp gruptakilere döndüler ve söylediğim cümleyi tekrar etmeye başladılar. Bir süre sonra bütün grup gülmeye, alay etmeye başladı. Başta onlarla beraber ben de gülmüştüm ama grubun soytarısı haline geldiğimi farkedince sinirlerim bozulmuştu. Yerdeki balyozumu aldım ve hiçbir sese kulak vermeden yürümeye başladım. O kadar sinirliydim ki elimdeki balyoz hafiflemeye başladı. Elime Thor'un çekicini verseler, hiçbir güçlük çekmeden fizana kadar taşıyabilirdim. Önümdeki caddeyi geçerken karşı sıradaki mağazaları taramaya başladım. Çaprazımdaki Adidas mağazını gördükten sonra caddeyi hızlı bir şekilde geçtim. Kapısının kilitli olduğunu anladıktan sonra bir adım geriye attım ve balyozu omzuma koyup pozisyonumu ayarladım. Tek hamleyle keskin bir vuruş yapıp kilidi özgürlüğüne kavuşturdum. Kapıyı açtıktan sonra balyozu elimden fırlatıp şalterlerin yerini buldum. Bütün düğmeleri yukarı kaldırıp arkamı döndüm ve anarşinin kapitalizmi ayakları altına alışını zevkle izlemeye koyuldum. Ancak kıyamet sonrası senaryolarında gerçekleştirebileceğim hayalimin ışıkları birer birer açıldıkça serotonin seviyemde kayda değer bir artış oluyordu. Grubun yanına döndüğümde en ufak bir sinir kırıntısı kalmamıştı. "Tor Auf!" diye bağırmaya başladım. "Kapıyı Açın!"

Yol boyunca kendileri tarafından söylenen bu sloganı duyunca ayağa kalktılar ve hep bir ağızdan bağırmaya başladılar. Geniş kitlelere yön verme duygusundan yeteri kadar tatmin olmuştum ve ağzım kulaklarımdaydı. Fakat ensemde irite edici bir kaşıntı hissettim. Elimi attığımda bunun şerefsiz bir etiket olduğunu farkettim. Tek hamleyle kopardığım etiketi incelemeye koyuldum. Üstündeki para biriminin Mark olması beni dumura uğratmıştı. Arkasını çevirdiğimde ise nur topu gibi bir 1989 yazısı beni bekliyordu. Artık kafamda bu bilinmez yolculuk hakkında hiçbir soru işareti kalmamıştı. Kızıl sakallı dev yerinden kalktı ve bir hamleyle fondip yaptığı birasını gelişigüzel fırlatıp "Tor Auf!" diye bağırdı. Onun kükremesini duyan aslan sürüsü de harekete geçti ve iki milyon kişilik, tarihin en büyük sokak partisine doğru koşmaya başladık. Checkpoint Charlie denilen, Berlin Duvarı'nın en kritik noktasına ulaştığımızda müthiş bir kalabalık bizi bekliyordu.

İki gün önce, yani 9 Kasım 1989'da aldıkları mutlu haber, otuz yıllık esaretin bitmesiyle beraber müthiş bir kalabalığı duvarın en ikonik bölgesine çekmişti. Kabus olarak adlandırdığım yolculuğum bir anda ütopik bir rüyaya dönüşmüştü. Başta anlam veremediğim o zafer coşkusu her yanımı kaplamış, dağıtılan bira ile beraber umarsız bir sarhoşluğa neden olmuş, daha bu sabah ölmeye hazır olan ben, yaşama sımsıkı bağlanmış, yaşadığım ana aşık olmuştum.

Yanımdan çantalı bir grup geçerken, ortamı birbirinden bağımsız çalışan metronomları andıran sesler kapladı. Kalabalığı yarıp duvara koştular ve çantalarındaki spreyleri boşaltmaya başladılar. Bu sefer yüzlerini gizlemelerine gerek yoktu. İcra ettikleri sanatı vandalizm olarak gören cahil insanlardan; anlayışsız, geri kafalı, görevini tam olarak yerine getirdiğinden emin olmak isteyen tasmalı kolluk kuvvetlerinden eser yoktu. İkiye ayrılan grubun ilki kollarını sıvayıp çetelerinin ismini yazmaya koyulmuşken diğer grup amansız bir tartışmaya tutulmuştu. Merakıma yenik düştüm ve yarım kalan biramı sigarası yol yapmış bir müptezele teselli mahiyetinde uzatıp ikinci grubun yanına gittim. Neyi tartıştıklarını sorduğumda, ilk grubun gereksiz yere uğraştığını, ne kadar özenli çalışsalar da az sonra bu duvarın balyoz ve çekiçlerle yıkılacağını söylediler. Fakat bunu gelmeden önce düşünemediklerinden ve muhtemelen sprey boyalarını boşuna taşıdıklarından dem vurdular. 

Alkol sınırlarını zorlayan, belki günün anlam ve önemine ithafen o sınırı da yıkıp geçmek isteyen bir adam tökezleyip önüme düştü. Neyse ki düştüğü yerde çantalar vardı. Sanki hep bu anı beklemiş, ulaşmak istediği yer orasıymış gibi çantaların üstünü benimsedi ve kış uykusuna yattı. Ceketinin cebindeki kırmızı paket bana doğru parlıyordu. Çantaların üzerindeki huzurlu konaklayışının kirasını elime aldım ve paketi açıp gruptakilere sigara dağıttım. Senkronize bir şekilde yaktığımız sigaralar ufak bir sis bulutu yaratmış, ortamı sessizlik bürümüştü. Şüphesiz ki böyle çelişkili durumları çözmek için bir sigara yakmak şarttı. Bazen problemleri çözmek için olayın iyice içine girer ve ayrıntıları karıştırmaya başlarız. Her ayrıntı, beraberinde farklı soru işaretlerini getirince durum arap saçına döner ve içine sürüklendiğimiz labirentin içinden çıkmak imkansız hale gelir. İşte böyle durumlarda bütün ayrıntıları görmezden gelip uzaklaşmak, olaya yüzeysel bir açıdan bakıp havayı sigara dumanıyla bulandırmak iyi gelir. Aslında her zaman orda olan ama ayrıntı kalabalığının kuru gürültüsünden bir türlü bulamadığımız çıkış yolu gözümüze çarpar. 

"Hayır. Spreyleri boşuna getirmediniz. Ne kadar sprey varsa çıkarın ve nefret ettiğiniz her olguyu, karşı olduğunuz bütün düşünceleri; savaşı, nefreti, korkuyu, bildiğiniz bütün politikacıların adını, üzerinizdeki otorite baskısını, sistemin acımasızlığını, hayallerinizin önüne barikat kuran yaşam şartlarını, toplumu uyutan dinleri, ırkçılık taşıyan bütün söylevleri, geçmişteki pişmanlıklarınızı, gelecek kaygılarınızı ve neye düşmansanız, neyi yok etmek istiyorsanız hepsini, bütün hepsini duvara yazın ve hep beraber bu utanç duvarını yerle bir edelim. "

Bazen sözler eylemlerden daha güçlüdür. Ağzınızla kuş tutsanız ikna edemeyeceğiniz bir insana öyle bir söz söylersiniz ki, kendisini "asla yapmam" dediği şeyi yaparken bulur. Ben de doğru sözleri seçmiş olmalıydım ki, o dakikaya kadar eyleme geçememiş olan ikinci grup şimdi çantaları kavramış, önüne gelen herkese sprey dağıtmaya başlamıştı. Sadece dakikalar sonra duvarın elli metrelik kısmı, kırmızı ve siyah tonların başını çektiği bir nefret duvarına dönüşmüştü. Bir ıslık çalıp bizimkileri çağırdım ve bütün aletleri kalabalığa paylaştırdık. Bölgedeki herkesin elinde yıkıcı bir alet olduğuna emin olduktan sonra Bavyera'dan gelen fıçıların üzerine çıktım ve bağırdım: " Tor Auf! " 

Ah! O surat ifadelerini görmeniz lazımdı. Otuz yıl susan masum bir halkın sinirli bir kalabalığa, hatta amansız bir aktiviste dönüşmesi görülmeye değerdi. Bu arada diğer bölgelerde de yıkım devam ediyordu fakat bizim coşkumuzun yanında sönük kalmışlardı. Elli metrelik kısmın çoğu bitmiş, geriye sadece ortadaki Hitler figürü kalmıştı. Kafası olduğu gibi, vücudu oyuncak askerlerle oynayan histerik bir çocuk olarak resmedilmişti. Berlin'in yerle bir edilmesiyle sonuçlanan dünya savaşı, oluşan geçici yönetimde söz sahibi olan dış güçler, bu güçlerin karar verdikleri üzere kentin doğu ve batı olarak ikiye ayrılması ve iki tarafı da kendi bölgesine hapseden, yalnızlaştıran bir politika... Muhakkak hepsi bir şekilde Hitler'e çıkıyordu. Belki hayallerin değil gerçeklerin peşinden koşsa, önce Almanya, sonra da Dünya daha güzel bir yer olabilirdi. Alman halkının hayallerini gerçekleştirmek için çıktığını söylediği kürsüde uzun bir dönem insanların kafasını şişirdi ve kendi "kavga"sının arkasında yüzbinlerce insanı ölüme götürdü.

Yıkmak için sona bırakılması beni şaşırtmamıştı. Herkes bir nefes aldığında karşılarında tek bir duvar parçası kalmış, fakat nedense kimse yıkmak için öne çıkmıyordu. Kış uykusuna yatan ayyaş ise uyanmış, mağrur mağrur karşısındaki figürü izliyordu. Daha sonra savaşta ailesini kaybettiğini ve küçük yaşta yetim kaldığını öğrendiğim bu adam, figürün kime ait olduğunu anlayınca hiddetle yerinden kalktı ve kalabalığı yarmaya başladı. Elimdeki balyozu kapıp duvara yöneldi ve intikam iniltilerini andıran sesler çıkarırken duvardaki faşist diktatörün ağzını burnunu kırmaya başladı. Kalabalığın da ona katılmasıyla beraber o hayalleri büyük, fakat karakteri küçük olan adam paramparça olmuştu. 

  Haberi alan herkes duvara doğru akın yapmaya devam ediyordu. O gece sokakta yüzbinlerce kişi vardı fakat kimse birasız kalmıyordu. Daha bir ay önce yapılan Oktoberfest'de içilen bira, bizim festivalimizde içilen birayla kıyaslanamazdı bile. Ne kadar içtiğimi hatırlamıyorum, zaten bu önemsiz bir detaydı. Gecenin sonunda kendimi yolda söyledikleri şarkıyı söylerken buldum. Artık benim için de kazanılmış bir zafer vardı ve bu rüyadan hiç uyanmak istemiyordum. Eşi benzeri görülmemiş, otoritenin değil, proleteryanın kazandığı ender anlardan birine tanık olmuştum. Ayyaşın kış uykusuna yattığı inini bulup uzandım ve gökyüzüne aptal bakışlar fırlattım. Dün nerede olduğumun ve yarın nerede olacağımın hiçbir önemi kalmamıştı. Şüphesiz ki ben acılarla dolu geçmişimden ve kaygılarla dolu geleceğimden sıyrılmış, şimdiki zamanda yaşıyor, onu güzelleştirmek için elimden geleni ardıma koymuyordum. Zar zor seçebildiğim yıldızlara bakıp biramdan son bir yudum aldım ve artık önemsemediğim bir bilinmeze doğru gözlerimi kapadım.

No comments:

Post a Comment