Thursday, February 9, 2017

Bitmeyen Arayış 1



        Nezih bir semtte ateş aramak yağmurlu bir günde taksi aramak gibidir, aradığını bulman kolay olmaz. Nezih semtlerde hayatın iyi davranmadığı insanları pek bulamazsın, yağmurlu havalar ise taksilerin hasat zamanıdır.

  İşte o gün yağmur yağıyordu ve ben nezih bir semtte taksi bekliyordum. Bir kaç denemeden sonra ateş istemekten vazgeçtim ve yola döndüm. Durdurmak istediğim taksilerin dolu olması gittikçe canımı sıkıyordu, bir de üstüne buğulu camdan seçebildiğim kadarıyla taksi şoförlerinin çatık, bi o kadar da anlamsız bakışlarıyla karşılaşıyordum. Sanırım havaya kaldırdığım elimi bir küfür olarak algılıyorlardı, işleri kötüyken kornayla taciz eden onlar değilmiş gibi...

  Tam umudumu kaybetmiş ve yorulan elimi rüzgarın merhametine bırakmıştım ki tek farı kırık, üstündeki taksi lambası yanmayan bir taksi ya benim halime, ya da kendi haline acımış olacak ki selektör yapıp biraz ileride durdu. Kısa ama seri adımlarla taksiyi yakaladım ve kapıyı açtığımda ruhu çoktan bu dünyayı terketmiş bir adam ve yerçekimi yasasına boyun eğmiş bir çift gözle karşılaştım.

  Kendi haline daha fazla acıdığına kanaat getirdim ve taksiye bindim. Bir kaç saniye süren sessizlik artık garipleşmeye başlamıştı. Gideceğim semti söyledim ve arkama yaslandım. Mesafenin uzak olduğunu anlayan zombi kılıklı abimizin keyfi yerine gelmiş olacak ki, gömleğinin sol cebine yuva yapmış kısa maltepe'den bir dal aldı ve radyodaki kanallar arasında sörf yapmaya başladı. Ateşini isteyip ben de bir sigara yaktım. Bir kaç dakika önceki paradokstan kurtulduğum için rahatlamıştım. Zombi kılıklı abimiz henüz bir kanal bulamamıştı ve radyodan çıkan karışık seslerin oluşturduğu kaos kulağımı taciz ediyordu. Aradan bir parça yakalayıp taksiciyi durdurmak istiyordum çünkü daha deminki naif, mağrur abiden eser kalmamış, onun yerine istediği parçayı bulamadığı için sinir katsayısı artan, bir yola bir de radyoya sitemkâr bakışlar atan bir anadolu çomarına dönüşmüştü. Manzara hiç hoş değildi ve kulağım artık hassaslaşmış, algılarım hızlanmıştı. Kaosun içinde tanıdık bir ses, bir plak cızırtısı duydum.

  " Dur! " diye bağırdım. Ama abimizin algıları biraz geriden geldiği için olmaktan korktuğum yerde, Serdar Ortaç çalan bir kanalda durmuştu. Daha da sinirlendim ve radyonun tekerleğini tutup o plak cızırtısına doğru yavaş yavaş çevirmeye başladım. Bulduğum zaman plak cızırtısı hala devam ediyordu, şarkı fazla uzaklaşmış olamazdı. Bir süre sonra keman ve sazların hüzünlü, bir o kadar da coşkulu sesleri taksinin içini doldurmaya başladı. Hangi şarkının geleceğini anlamıştım. Arkama yaslandım ve sigaramdan bir duman daha aldım, içime çektim ama dumanı dışarıya vermedim. Şarkının başlamasını beklerken ruh emici abimizin ağzından bir söz çıkmak üzereydi ki Müzeyyen Senar lafını kesti.

        " Bir ihtimal daha var..."

  İçime çektiğim dumanı artık hissetmiyordum, zaten o da şarkıyı duyup kendini yavaş yavaş özgürleştirmeye başlamıştı. Taksinin ön camından dışarıyı izlemek istedim fakat yağan yağmurdan hiçbir şey göremiyordum. Ben de ön cama vuran rüzgarın yağmur damlalarıyla vals yapışını izlemeye koyuldum.

  Newton'a biat eden göz kapaklarım, kırmızı ve mavinin en boktan tonlarında parlayan bir arabanın ışıklarından dolayı hafif hafif aralandı. Ne zamandır uyuduğumu hatırlamıyorum ama etrafımdaki bakımsız, zevkten uzak irili ufaklı apartmanları görünce Beyoğlu sınırlarına girdiğimizi anladım.

  Daha beş saat önce, Moskova'da alkolün kitabını yazan, hatta imza günü düzenlese bir çok hayranını etrafına toplayabilecek bir grup ayyaşa servis yapıyordum. Boris the Blade isimli bar, şehir ve gettoyu ayıran caddenin getto kısmında yer alıyor ve uzak durulması gereken mekanların başını çekiyordu. Arada görev gereği bir iki polis gelir ve kapıdan bakar, ortamın leşlik derecesini gördükten sonra yüz seksen derecelik bir ivmeyle devriyelerine geri dönerlerdi. Şimdi bu boktan işi neden yaptığımı sorguluyor olabilirsiniz. Alice'in bir uyuşturucu bağımlısı olması ve yaşadığımız çevrenin Harikalar Diyarı olmaması benim suçum değil. Sistem böyle dizayn edilmiş ve biz ister istemez, bize sunulan hayatı yaşıyoruz. Hepimiz bazıları kadar şanslı değil, ben de değilim, iyi ki olmadım. Her şey yolunda gitseydi ve istediğim her şeyi gerçekleştirebiliyor olsaydım hiçbir ders alamaz, hiçbir şey üretemez ve hiçbir şey düşünemez olurdum.


No comments:

Post a Comment